Ah o eski dolmuşlar


Üsküdar-Kadıköy arasında eskiden eşi benzeri görülmemiş Amerikan’lar çalışırdı. Bugünkü hikayemizde bu dolmuşları ve yaşanmış bir olayı tekrardan hatırlayacağız.

Hikayemizin kahramanı Ahmet Bey Üsküdar’daki Tekel ya da o zamanki adıyla İnhisarlar deposunda uzun yıllar Jeep şoförlüğü yaptıktan sonra emekli olmuştu.
Kahramanımız Ahmet’e dikkat ederseniz “bey” dedim. Çalışma günlerinden kalan bu lakap kendisine kılık kıyafetine çok dikkat etmesi, modaya uygun giyinmesi ve çalıştığı yerde bu façasından dolayı herkesin bizim kahramınımızı amir sanmasından dolayı verilmişti. Uzun boylu cılız ve de çelimsiz ama bir o kadar da iyi bir insandı.

İdeali, emekli ikramiyesiyle bir minibüs ya da dolmuş alıp biraz da kendi hesabına şoförlük yapmaktı.

Ancak Ahmet Bey’in evde yaptığı hesap çarşıya uymadı. Aldığı ikramiye ile ve hatta biraz da borçlanarak sadece Çengelköy’ün üst taraflarında kendine yetecek bir ev alabildi, arabaya parası yetmedi. En küçüğü ortaokula giden üç çocuğu ve hanımıyla bu eve taşındılar.

Tamam belki kiradan kurtulmuştu ama aldığı emekli maaşıyla burada geçinebilmesi mümkün değildi. Hemen yeniden iş aranmaya koyuldu. Ne de olsa cebinde ağır vasıta ehliyeti vardı, üstelik oldukça tecrübeliydi. O yıllarda ağır vasıta ehliyetli olmak şimdiki üniversite diplomalarından birine sahip olmaktan daha da iyi bir pozisyon demekti.

Otobüs firmalarına, ambarlara gitti. Dolaştı, tanıdıklarına uğradı. Bir aya yakın gitmedik yer, çalmadık kapı bırakmadı. İş yoktu.

Bir akşam evde otururken kapı çaldı. Gelen Kadıköy’de bir mefruşatçıda çalışan kayınbiraderiydi. Kayınbirader hemen lafa girdi. “Enişte; bizim patronun Üsküdar hattında çalışan bir dolmuşu var. Şoförü ayrılmış, araba yatıyormuş. Şoför arıyordu, ben de seni tavsiye ettim. Yarın bir uğra da görüş.” dedi.

Ahmet bey buna sevindi. Çünkü bir aydır gittiği yerlerde “ben bir düşüneyim” diyen dahi olmamıştı. Herkes “iş yok” deyip kestirip atmıştı. O gece heyecandan uyuyamadı bile. Sabah en temiz elbiselerini giyip çalıştığı zamanlardaki gibi süslenip Kadıköy’e doğru yollandı.

Mefruşatçı görmüş-geçirmiş ve de babacan tavırlı bir adamdı. Türk filmlerindeki Hulusi Kentmen’e benziyordu. Oturup biraz havadan sudan konuştular, çay içtiler. Mefruşatçının Ahmet Bey’i gözü tutmuştu. Çekmecesinden sarı bir kurdelaya bağlanmış üç beş tane anahtar çıkardı.

“Araba Beylerbeyi’nde gazyağı bayisinin önünde duruyor. Şu parayı al. Önce biraz benzin al, daha sonra da Dolapdere’de bizim bir ustamız var, götür, bir bakım yaptır. Ne zamandır yatıyor, bir tarafları bozulmuş olabilir. Sonra da durakta değnekçi Hasan’ı bul. O sana nasıl çalışacağını anlatacak” dedi. El sıkışıp ayrıldılar.

Hepsi iyi hoş da bu işten kaç para alacağını, hangi saatlerde çalışacağını, daha da doğrusu konuşulması gereken hiç bir şeyi konuşmamışlardı.

Öğleden sonra dolmuşun yanına gitti. Araba 1940 model mavi bir DeSoto’ydu. Oldukça dökük bir durumdaydı. Ön kapıları normal, arka kapıları ise tersine açılıyordu. İçerisinde üç sıra koltuk vardı.

Elindeki sarı kurdeladaki anahtarları deneyerek kapının anahtarını buldu. Bu arada arabanın kurcalandığını gören gazcı da dışarı çıktı. Ahmet Bey’in arabanın yeni şoförü olduğunu öğrenince anahtar aramasına gerek olmadığını, kapıların zaten açık olduğunu söyledi.

Arabanın içi nispeten daha temizdi. Çemberli beyaz kemik direksiyonu, sevimli göstergeleri oldukça iyi durumdaydı. Sadece bir zaman kullanılmamaktan dolayı toz ve pislik içerisini kaplamıştı.

Şoför koltuğu üzerindeki minderi alıp güzelce çırparak tozlarından arındırdı. Yerine koyarak şoför mahalline şöyle güzelce kuruldu. Arabanın burun kısmı Tekel’deyken kendi kullandığı Jeep’e göre oldukça uzundu. DeSoto’nun gösterge tablosu da oldukça ayrıntılıydı. Dikdörtgen biçimli bu gösterge tablosunun ortasında hızı mil/h olarak gösteren hız göstergesi ve dört köşesinde de birer gösterge yer almıştı.

Sol tarafta üstte hararet, altta şarj; sağ tarafta ise üstte yağ basıncı altta da benzin göstergesi yer alıyordu. Hız limiti de 100 mil/h idi.(100 mil/h bizim anladığımız hesapla 160 km/s’ye denk gelir.)

Yine sarı kurdeladaki anahtarlar içerisinden kontağa uyabilecek olanını seçti ve kontak anahtarına taktı. Ama hemen çalıştırmadı. Gösterge tablosu altındaki ucunda küçük bir topuz olan kolu çekerek kaputu açtı.

Kaputu açtığında o muhteşem motor karşısındaydı. Bu motorda alıştığımız gibi külbütör kapağı yoktu. Bujiler direkt olarak motorun üst kısmındaydı. Çünkü subap mekanizması motor bloku yanındaydı.

Ahmet Bey arabanın yağı, suyu, akü seviyeleri ve fren hidroliğini kontrol edip sızan kaçıran bir yeri olmadığından emin olduktan sonra kaputu kapattı. Tekrar direksiyona oturup kapıyı çekti. Tabandan çıkan kocaman yuvarlak debriyaj ve fren pedallarına teker teker basarak çalışıp çalışmadıklarına baktı. Jigle kolunu çekti. Gaza birkaç pompa yaptı, debriyaja bastı ve seslice besmele çekerek marşa bastı.

Marş basmasına rağmen ilk denemede motor çalışmadı. Tekrar basmak için bir süre bekledi. İkinci marşta biraz daha uzun bastı ve koca motor ilk önce biraz teklese de çalışıverdi. Egzozundan masmavi bir duman yükseldi.

Çalışma esnasında devir yükselip de tekleme biraz azalınca jigleyi birazcık ittirdi.

Benzin göstergesine baktı. Yarım depoya yakın benzin görünüyordu. Ama bu göstergelere çok itimat edilmezdi. İlk benzin istasyonuna doğru yollandı.

Ahmet Bey Dolapdere’deki tamirciye de uğradıktan sonra işe başladı. Üsküdar’daki Valide Camii önünden hareket edip Doğancılar yokuşu, Paşakapısı, Ahmediye, Karacaahmet, Çiçekçi, Haydarpaşa, Rıhtım güzergahında sabah erkenden başlayıp akşam hava kararıncaya kadar süren turlara başlıyordu.

İlk gün kararlaştırmamasına rağmen aldığı ücret de oldukça iyiydi. Hesaba çok dikkat ediyor ve hak geçmemesi için gayret sarfediyordu. Patronu da Ahmet Bey’in arabaya gösterdiği bakım ve özeni beğeniyor ve onu takdir ediyordu.

Araba oldukça sorunsuz çalışıyordu. İlk gün hoşuna giden hız göstergesi bile kör topal da olsa çalışıyordu. Gösterge ibresi bir disk üzerindeydi.

Hatta bu gösterge ibresi üzerindeki ışıklı bir noktanın ilk önce yeşilken daha sonra hız arttıkça sarıya en sonunda da kırmızıya dönüştüğünü konuştuğu daha önceden bu model bir otomobili kullanmış olan arkadaşı söylemişti. Ama bu hat içerisinde onu kırmızı görebilmek mümkün değildi. Sadece bazen yol çok boş olursa Haydarpaşa Numune Hastanesi önünden kaptırıp da Askeri Hastaneyi geçince boşa atarsa ibre çok kısa bir süre sarıya dönüyordu. Ahmet Bey de bu özelliği çok merak ediyor ama çalıştığı kısa mesafeler yüzünden bir türlü bunu göremiyordu.

Her turda ya Doğancılar yokuşunu inerken ya da Haydarpaşa’dan aşağı sallanırken hızını artırıp göstergeye bakıyordu. Hep aynıydı. Sadece sarı.

Akşamları arabayı evinin önüne park ediyordu. Eve giderken de bu arabaya boğazın virajlı yollarında sürat yaptırıp da kırmızı ışığı yakalayabilmek mümkün değildi.

Bu kırmızı ışık bizim Ahmet Bey’in takıntısı olmuştu. Bu ışığı sadece Haydarpaşa’dan Ankara Asfaltı’na çıkıp çevre yolunun geniş asfaltında yakalayabileceğini düşünüyor ve patronu tarafından güzergah dışına çıkmaması sıkı sıkıya tembihlendiğinden disiplinli bir emekli memur olması sebebiyle kırmızı ışık aşkına da olsa bu denemeyi yapamıyordu.

Bir akşam patronuna hesabı verirken cesaretini toplayarak küçük bir yalan söyledi ve Bostancı PTT Hastanesi’nde bir yakınının yattığını, kendisinin de onu ziyaret etmeyi çok istediğini, akşam iş bitimi güzergah dışına çıkarak arabayla buraya gitmek istediğini iletti.

Mefruşatçı bu işe biraz bozulsa da “Olur yarın gidebilirsin, ama ilk ve son olsun, bir daha arabayla bir yere gitmek istersen izin vermem” dedi.

Ahmet Bey içinden adamın yüzüne karşı okkalı bir küfür savurdu. “Ben şimdiye kadar seksen defa istediğim her tarafa giderdim de ruhun bile duymazdı pis bunak” diye de içinden geçirdi. Yine de renk vermedi, her zamanki kibarlığından ödün vermeden “Hayırlı geceler efendim” diyerek ayrıldı.

Ertesi akşam son turdan sonra hava kararmıştı. Kadıköy’de hasılatı sayıp mefruşatçıya götüren Ahmet Bey geçerken köşedeki büfeden de üç dört şişe Tekel Birası almış ve kimse görmesin diye kese kağıdının içine gizlemişti. Tekel’den emekli olduğu için Tekel’in kendi ürünlerine çok güvenirdi.

Yine kendi güzergahında devam edip Haydarpaşa’dan sağa Bölge Trafik İstasyonu istikametine yönlendi. Yol kenarındaki benzin istasyonunun içine girip biralarını içebileceği kuytu bir yer buldu. Camların hepsini açarak içeriye İstanbul’un akşam serinliğini doldurdu.

Bütün biralarını içip çakırkeyif olunca marşa bastı. Farlarını yaktı. Göstergenin loş sarı ışıkları altında kilometre saatinin yeşil noktasını fark etti. Artık kırmızı noktayı görme zamanıydı.

Ankara asfaltında önce yavaş yavaş daha sonra da gazın tamamını kökleyerek devam etti. Sarı nokta epey bir süre yandıktan sonra kilometre ibresi 55 mil/h’i geçince kırmızıya dönüverdi. Aman yarabbi, o ne keyifti. Buna bir de sigara lazımdı.

Ahmet Bey biraları içerken bütün camları açtığından araba püfür püfür esiyordu. Dolayısıyla sigarayı kibritle yakabilmesi oldukça zordu. Dirsekleriyle direksiyon simidine bastırırken diğer iki eliyle kibrit yakmaya çalışıyordu. Biraların da etkisiyle yarım kutuya yakın Tekel kibriti yakmasına rağmen filtresiz Bafra sigarası bir türlü yanmıyordu .Arabayı da kırmızı nokta sönecek endişesi ile yavaşlatmak istemiyordu.

Ne olduysa o anda oldu. Devlet Malzeme Ofisi önüne geldiğinde 70 mil yani yaklaşık 110 kilometre hıza ulaşan DeSoto’nun önüne kocaman bir köpek atlayıverdi. Ahmet Bey DeSoto’nun cılız atom farlarıyla köpeği fark edince frene bastı basmasına ama, ayarsız frenler yüzünden bizim alamet önce köpeğe vurdu, sonra yolun sağındaki hendeğe savruldu, oradan da çıkarak orta refüje tosladı ve yönü tersine dönük olarak asfaltın ortasında kala kaldı.

Ahmet Bey’in gözü kilometre saatine ilişti. 100 mil/h de takılı kalmıştı ve kırmızı nokta o ana kadar olmadığı kadar kuvvetli olarak yanıyordu. Biraların da etkisiyle ne olduğunu aslında tam olarak anlayamamıştı.

Tam bu esnada en sol şeritten korna çalarak hızla gelen bir kamyonu görür gibi oldu. Kamyon bizim DeSoto’ya vurduğunda Ahmet Bey’in gözü hala kilometre saatindeydi.

Çarpmanın etkisiyle DeSoto paramparça olmuş, kaputu, kapıları yolun üstüne dağılmış, Ahmet Bey de nasıl olduysa arabadan fırlayıp refüjün üzerine sırt üstü düşmüştü. Her tarafı yara-bere ve kan içindeydi ve kendinde değildi.

Uyandığında bir hastanedeydi. Kaşına saplanan bir metali çıkarmaya uğraşan doktora “burası neresi” diye sordu. Doktor Ahmet Bey’in kendisine gelmesine sevinmişti, “PTT Hastanesi” dedi. Kadere bakın, Ahmet Bey de zaten buraya gelmek için izin almamış mıydı?

Kaşına saplanan yuvarlak metali çıkaran doktor metali pens ile tutarak Ahmet Bey’e gösterdi: “Bu arabanın neresi acaba?”…

Ahmet Bey gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Pensin ucunda başına bu işleri açan kilometre saatinin ilk başta bahsettiğim disk üzerinde yer alan ibresi duruyordu. Doktor ekledi: “Yine de Allah seni korumuş. Bu keskin şey gözünü de çıkarabilirdi.” dedi.

Sadece kısık bir sesle “Bütün bunlar zaten onun yüzünden başıma geldi” diyebildi.

Sizler de bu dolmuş hikayesinde olduğu gibi dolmuşa gelmeyin.

Hepinize kazasız belasız günler. Herkese selamlar…

M.Ali Sade
2012

1 Yorum

  1. Selim Akınoğlu dedi ki:

    M.Ali Sade yazdıkça kıvama geldi, bal damlıyor…