Hyundai Genesis Coupe 2.0T


İsmini ilk gördüğüm 2009’da Hyundai’nin radikal bir değişimin içinde olacağını düşünmüştüm. Teolojik anlamıyla sembolize ettiği anlam (yaradılış, doğuş!) hayli büyük olan Genesis kelimesini alelade bir yerde kullanmayacaklarına emindim. Hiç yanıltmadılar, üstelik bir değil, iki otomobilde birden yeniden doğuşu ilan etti Güney Koreliler! Yol testi yazısını sitemizde bulabileceğiniz Mercedes E Serisi ve BMW 5 Serisi rakibi Genesis’i ,yazıda görebileceğiniz sebeplerden dolayı!- bilmem ama ondan bir Coupe olarak ayrılan bu canavar, Hyundai için gerçekten yepyeni bir yaradılış. Ardında 3 nesil Coupe yer alan bu spor otomobil, coupe ruhunun hakkını nihayet verebilmiş bir model olmuş. Aslında temelde şunu savunurum, her marka bir konsepti ilk üretenlerin izinden giderek ona benzer birşeyler tasarlayabilir. Dolayısıyla her marka sedan üretiği gibi müşteri profiline uygun olarak station wagon da coupe de cabrio da üretebilir. Gerekli yatırımı yapıp maliyeti hesapladıktan sonra üretim yapılabilir, ama asıl mesele, bunun marka ile ne kadar özdeşleşebildiğidir. İşte marka geleneği, marka mirası denilen kavramlar da burada ortaya çıkıyor. Benim gözümde Hyundai bunun sorgulanması gerektiğini bu modelle artık geride bıraktı. Tıpkı bundan yıllar önce Honda’nın, Nissan’ın bıraktığı gibi… Yapacak bir şey yok, otomobil kültürü Amerika’da ve Avrupa’da başladı, şekillendi… Ama görünen o ki Hyundai için güzergah doğru.

Zorro’nun imzası
Genesis Coupe daha bana teslim edilirken etkileyici geldi. Kıpkırmızı otomobilin çekici çizgilerine, özenli tasarımına kapılmamak imkansızdı. Güvenlik görevlilerinin hayran bakışları eşliğinde içine oturdum, ooo, roadsterler için kullanılan kelime çıkıverdi ağzımdan, “eldiven gibi oturdu”… Etkileyici bir kokpit, tam da sevdiğim gibi küçük deri kaplı direksiyon, sportif koltuklar… İyi hissettiriyor. Motoru çalıştırdığımda tok, hayır, boğuk bir ses geliyor, güzel… E az değil, 214 beygir besliyor bu motor. Yola çıkıyorum, göz ucuyla sağı solu incelerken otomobili de yoklamaya başlıyorum. İlk dikkatimi çeken, direksiyon. Hızlı tepkileri, keskinliğiyle çok etkileyici geliyor. Süspansiyon da ilginç, konforlu ama sert! Sert ama konforlu! Üstelik 40 yanaklı 19 inçlik lastiklere sahip olmasına karşın! Ara sokaklardan etraftaki meraklı bakışlara binbir caka satarak usulca süzüldükten sonra TEM’e kavuşuyorum. Otomobil ara sokaklardaki ağır çekimden kurtulmuş olmanın coşkusunu yola yansıtıyor, ben de yol müsait olduğunca beygirlere kırbacı esirgemiyorum! Turbo boşluğu hissettirmeden akıcı bir şekilde hızlanan coupe, diriliğini hemen her hızda koruyabiliyor. Ama ‘burası hayli işlek bir yol, sevmediğim maceralara girmenin anlamı yok’ diyor ve tempoyu düşürüyorum. Otomobili inceleme isteği gücünü görmekten önce geliyor… TIR parkına giriyorum ve vites kolunu zigzaglı yolundan P pozisyonuna alıp iniyorum. Kontağı kapamadım zira, dinlemek istediğim sesler var dışarda. Otomobilin arkasından tura başlıyorum. Hava buz gibi, onun da etkisiyle çift egzozdan homurtuya eşlik eden duman yayılımı var ki, gerçekten güzel görünüyor. ‘Keşke fotoğraf makinem yanımda olsaydı’ diyorum… Genesis Coupe’nin arkası, bana Honda S2000’den esintileri çağrıştıran aydınlatma grubu, spoyler ve tatlı tavan iniş açısıyla etkileyici görünüyor. Profildeki kaslı yapı ve yan camın şekli sıradışı görünüyor. Sanki Zorro imzasını atıp oradan kaybolmuş gibi, profilde ilginç bir Z var!

Ön tarafa geldiğimdeyse biraz durmak ve laflamak istiyorum. Asıl didiklemek istediğim şu çekik göz meselesi! 1980’lerden itibaren Amerikan ve Avrupa pazarlarını ağırlıklarını, farklarını ve ulusal kişiliklerini öne çıkarmak için yarışan Japon markaları, birbirinden çekik göz misali far tasarımlarıyla sanki Hiroşima ve Nagazaki’nin hıncını çıkarmışlardı. Ama bunu Koreli markalarda görmek zorunda olmamalıydık ki, ne yazık bolca onlarda da karşımızı çıktı bu agresif, bolca zorlama far tasarımları. 30 yıla uzanan bu süreçte Hyundai’nin geldiği noktada farlar “geriye yaslanmış” olarak tanımlanıyor. Bu arada farların bir hayli Peugeot’msu olduğunu da söylemekte yarar var! 207, 3008, 4007 ve 5008’e bir göz gezdirenler ne demek istediğimi kavrayacaktır! Ama bende, bu otomobilin önü ve arkası birbirinden kopuk olmuş gibi değer görüyor bu tasarım… Belirttiğim açılardan alımlı görünse de sanki farklı tasarımcıların elinden çıkmış gibi… Burunda tartışmasız sıkıntı var. Arkadan ya da yandan görüp peşine takıldığınız kadın, önden bakınca erkek çıkmış kadar ilgisiz… Tampon kısmı, güçlü görünen sis farlarının da desteğiyle iyi görünüyor ama ızgara, kaput ve farlar, etkileyici olmaktan uzak. Burunu alıp örneğin Ford Mondeo’ya uygulansa, biner gidersiniz ve herhangi bir sıkıntı da hissedilmeyebilir! Öndeki tek etkileyici faktör, kaputun altından yayılan homurtu… Hava soğuk, TIR parkında çok da zaman geçirmeye niyetim yok…

Porsche kökenli H-Matic
Performanslı sürüş denemelerini ertesi gün gideceğim ıssız yollara bırakırken köprüyü geçiyor ve yeniden yoğun trafiğe ortak oluyorum. Ara ara boşalan düzlüklerde hızlanırken yavaşlarken motor kompresyonundan yararlanmak için vitesi direksiyon üzerinden manuel kullanıyorum. Bu vites kutusu Hyundai’nin yıllar önce Porsche ile birlikte ilk Santa Fe modelinde kullanılmak üzere geliştirdiği H-Matic’in en yeni versiyonu. Burada yavaşlamaların beklediğimden çok keskin olduğunu fark ediyorum. Birkaç denemeden sonra arkadan birinin Genesis Coupe ile bütünleşmesinden çekinerek yeniden otomatik moda geçiyor, sakinleşiyorum.
Otomobili park ettiğimde kokpiti inceliyorum. Kimi bölümleri gerçekten çok başarılı. Yumuşak dokunuşlu plastik, başarılı işçilik ve sadece ama sadece gösterge tablosundaki aydınlatma için yüksek puanlarımı kullanıyorum. Orta konsolda havalandırma ve müzik sistemi kumandalarını birleştiren paneli ise özensiz, daha doğrusu aceleye ve ucuza getirilmiş buluyorum. Tümü bir kapak altında toplanan butonlar grubu, daha kişilikli bir kimliğe sahip olabilirmiş… Tam ‘keşke şu aydınlatmaların bir çaresi olsaymış’ dediğim anda Disp düğmesini keşfediyorum. Bu buton, Saab modellerindeki Night Panel düğmesi gibi kokpiti -hız göstergesi hariç!-zifiri karanlığa boğmuyor ama gözü en çok rahatsız eden en üstteki bilgi ekranına karartma emri veriyor! İyi de ediyor! Genesis’te sadece Rolls Royce modellerinde kullanılan Lexicon marka müzik sistemi bulunmasına karşılık Genesis Coupe’de daha yaygın rastlanabilen ama yine çok kalitel Infinity müzik sistemi yer alıyor. Çok saygı duyulası bir ünite olduğunu vurgulamalıyım! Otomobilin sportif koltukları başta da dediğim gibi vücudu iyi sarıyor ve sportif ruhu destekliyor. Arka koltuklara çocuk koltuğu bile yerleştirilebilmesi, sunduğu genişlik hakkında fikir verici olabilir! Hele bagaj! Bir coupe’den beklenmeyecek ölçüde geniş kapasiteli…

Edirne’ye Gumball!
İkinci test günümde yola çıkmadan kaputu açıyorum, içerde üst kapağında RS Turbo yazılı bir motor var. Hyundai’nin Theta motor ailesinden 2.0 litrelik turbo beslemeli 4 silindirli bir makine var. Sürekli değişken supap zamanlama sistemli motorun 213 HP’lik maksimum gücünü görebilmek için 6000 d/d’yi beklemek gerekiyor. Elimde daha alt devirlerdeki güç dağılımını, güç eğrisini gösterir bir bilgi yok ama motorun ilginç karakterini ortaya koyan en önemli bilgiye sahibim. Sadece 2500 d/d’de alınabilen 294 Nm’lik tork, Genesis Coupe’nin sportif karakterinin ses ve görüntüden ibaret olmadığını net şekilde açıklıyor. Buna göre bütün devirlerde çok diri bir motor beni bekliyor olmalı! Bunları görmek için yola koyulmakta gecikmiyorum. Pazar sabahı erken saatte Edirne’ye yönelmek, Gumball’dan farklı değil! Otoyol satın almış gibi hissettiren tenhalık, sürüş keyfini doyasıya yaşatabiliyor. Otomobil hızlı gaz tepkilerini çabuklukla arka akslara iletiyor ve stabil şekilde yolu adeta yutuyor. Virajlarda en önemli güvencesi direksiyonun kararlı tutumu ve sertlik dozu olurken ne yol ne de rüzgar sesiyle ilgili bir rahatsızlık duymuyorum. Yakıtın hızlıca tükenmesi biraz can sıkıcı görünüyor ama yapacak fazla bir şey yok, motor işini yapıyor! Ha frenlerden de söz etmeliyim, dozlama hassasiyeti, panik frenlerde stalibiteye zararsızlığı iyi hissettiriyor, üzerinde Hyundai yazılı kaliperlerin ardında gösterişten öte bir gücün gizli olduğunu gösteriyor. Otoyoldan çıkıp virajlı köy yollarında süzülürken ESP’yi devreden çıkartıp arkadan itişin tadına bakmak istiyorum. Vites kolunu yeniden manuel yola alıp düşük viteslerde üst devirlerin tadına bakıyorum. İlk denemelerde izini kaybetmeyen Genesis Coupe, lastiklerin ısınmasıyla beraber dansa başlıyor. Güvencem yine ellerimde olan hassas direksiyon simidinden başkası değil! Hani arkada bir de kilitli diferansiyel olsa ortaya nefis bir drift otomobili çıkacak! Amerika’da satılan 310 HP’lik 3.8 litrelik V6 versiyonunda var olduğunu zannediyorum.

Olmuş!
Başta da dedim ya, otomobil kültürü, marka mirası, marka geleneği hakkındaki inançlarım hep aynı oldu. Her üretici ekol olmuş konseptleri taklit edebilir, istediği konseptte otomobil üretebilir. Ama işte kimilerinde bunlar emanet durur, müşteri profiline göre şekillendirilen metallerin ruhu olmaz… Marka kimliğinde olmadığı için… Hyundai için Elantra bazlı üç jenerasyon FX Coupe’de hissettiğim hep bu oldu. Sedandan bozma sahte sporcular… Ama Genesis Coupe’de görüyorum ki Hyundai, artık bu süreci geride bırakmış. Honda, Nissan bu süreci nasıl aştıysa benzer yoldan Hyundai de o terekeye ulaştı artık. Zaten konseptlerine bakınca Hyundai’nin artık dahil olmak istediği farklı ligi algılamak mümkün… Bu genç sporcu da gelecekte temel taşlarından biri olarak anılacak…

Yoruma Kapalıdır.