İngiltere’nin kaybolan markaları


Geçtiğimiz haftalarda Amerika’nın başarısız olup otomotiv sözlüğünden silinip giden markalarını incelemiştik. Şurası bir gerçek ki, geride kalan 50 yılda endüstri fiyaskoları sadece Amerika’da yaşanmamıştı. İncelediğimizde görüyoruz ki dünyanın en büyük otomobil üreticilerinden ‘üzerinde güneş batmayan topraklar’ da az marka batırmamış. İşte marka marka Britanya’nın batık otomobil devleri…

İkinci Dünya Savaşı sonrasında en fazla otomobil markasına sahip İngiltere, hem binek otomobillerinde hem de ticari araçlarda korkunç bir kan kaybı sonucu 20’den fazla markanın yok olmasına tanık olmuştu. Yalnız markaların kaybolması değil, ülkenin iki büyük kuruluşu Rootes Motors ile British Motors Corporation dağılarak beraberlerinde bir düzineden fazla markayı da götürdüler. Lord Rootes, otomotiv imparatorluğunu kurmak için 1920’li yıllarda Hillman markasıyla başlayarak sırasıyla Sunbeam, Talbot, Humber, Singer ve Commer ticari araçları ilavesiyle ikinci büyük otomotiv grubu haline gelmişti. Ancak birçok model arasında bir standardizasyona gidilememesi grubun kan kaybına neden oldu. 1960’lı yıllarda Chrysler, Rootes grubuna ortak oldu ancak muhafazakar İngiliz kafasını değiştirmeyince yaprak dökümü başladı. İlk giden markalar Humber ve Singer oldu. Hillman arkadan motorlu modelleri sayesinde bir süre daha dayandı. Ancak sonunda tüm şirketin hisseleri Peugeot’ya devredildi. Sunbeam markasına Peugeot’nun Ryton fabrikasında bir süre daha yaşam hakkı tanındı. Sunbeam-Talbot-Lotus ralli versiyonu ile 1981 yılında Dünya Markalar Şampiyonluğu’nu kazanmış olması bile Rootes’un bu son kalıntısını kurtaramadı.

Sadece eski Talbot markası, Fransa’da da bir geçmişi olduğu için Peugeot tarafından canlandırılmak istendi. Talbot Tagora isimli lüks bir aile tipiyle Murena isimli bir spor model üretildikten sonra Talbot markası tamamen tarihe karıştı.
İngiltere’nin en popüler iki markası olan Austin ve Morris 1952’de birleşerek BMC’yi kurdular. Bu büyük kuruluşa bağlanarak yaşamlarını sürdürmek isteyen küçük markalar bir araya geldiler. Kısa sürede BMC’nin yelpazesi altında Healey spor otomobilleri yapımcısı ve Austin-Healey’lerin yaratıcısı Donald Healey’in şirketi ile MG Riley, Wolseley ve Vanden Plas modelleri de katıldılar.
BMC, tıpkı Amerika’daki General Motors gibi çok markayı birden pazarlamanın avantajlarını yakalamak istemişti. Ancak planlar pek tutmadı. Kendi ana pazarında bile, sadece panjurları değişik birbirine benzer modeller çıkarmaya başlayan kuruluşun en başarılı tasarımı, 1960’lı yılların başında minik otomobiller devrimini yaratan önden transversal motorlu Mini serisi oldu. Mini’ler, Kraliçe’den Beatles üyelerine kadar herkesin tercih ettiği bir fenomen olurken Cooper S modeliyle rallilerde de hayli başarılı oldu. Ne var ki şirket büyük modellerinden sürekli zarar ediyordu. Daha sonraları Standart-Triumph ve Rover şirketlerini devralan Leyland grubuyla birleşerek British-Leyland grubu haline gelen BMC, 1980’li yıllarda Honda ile tesis paylaşımına giderek hem Japon üreticinin modellerini hem de Austin ve Rover modellerini üretti. Görünen o ki, sadece BMC’nin değil, otomobil tarihinin en başarılı ürünlerinden biri olarak sadece Mini, BMW’nin sahiplenmesinden sonra MINI, ülkenin sıkıntılı döneminden sıyrılıp ayakta kalan en önemli marka oldu.

Austin-Healey markasını taşıyan spor otomobiller 1969 yılında üretimden kaldırılmıştı. Bu modeller, üretildikleri ilk tipten itibaren hiç değiştirilmemişti. Bu nedenle günümüzde her biri çok yüksek fiyatlarla alıcı bulabiliyor. MG’ler ise çeşitli versiyonlarıyla 1970’li yılların ortalarına kadar spor otomobiller piyasasında canlı kaldılarsa da Amerikan pazarında muscle otomobillere karşı şans bulamayınca üretimi noktaladı. 1990’ları Rover ile birlikte BMW kanatları altında geçiren MG, şimdilerde yine Rover -yeni adıyla Roewe!- ile birlikte Çin’lilerin eline geçti…

Leyland’ın BMC Grubu’na getirdiği Triumph’a gelince, hem aile tipi hem de spor otomobilleriyle İngiltere’nin BMW’si konumunda olan marka, TR2 modeliyle başlayarak 1953’ten 1984’teki TR8’e kadar çeşitli sportif modeller çıkardı. Triumph’un bir de şirin ve ucuz modeli Spitfire ile Herald serileri vardı. İngiltere’nin 16 supaplı binek otomobil motorunu üretmesine karşın Triumph da değişen piyasa koşullarına ayak uyduramadı. Bu meşhur markalar mezarlığına dönen grubun son başarısızlığıysa sadece Amerika pazarı için geliştirilen Sterling markasıydı. 1985-1990 arasında doğup yaşayıp ölen (!) markayı günümüzde kimse hatırlamak bile istemiyor!

İngiltere’nin irili ufaklı diğer markaları arasında sayabileceğimiz daha niceleri var: Jowett, ArmstrongSiddeley, Lea-Francis, Panther, H.R.G. Turner, Alvis, Frazer-Nash… Bunca batan İngiliz markası arasında halen onurla anılan bir marka var ki, gerçekten İngilizler’in gurur durumunda olan Jensen’den başkası değil! Kendi bünyesinde dört tekerlekten çekişli spor otomobili geliştiren Jensen, fiberglas gövde üretiminin de öncülerindendi.

Yoruma Kapalıdır.