Kaç metreyi görüyorsun?


Yıl 1980. Ehliyet sınavına giriyorum. O yıllarda ehliyet alabilmek oldukça zor. Önce yazılı sınavı geçmek gerekli. Ardından da direksiyon sınavı. Arabaya bir polis, bir karayolları temsilcisi ve bir de şoförler cemiyeti üyesi olmak üzere üç kişi biniyor ve de ehliyeti vermemek üzere anlaşmışlar gibi geleni gideni eliyorlar. Böyle bir sistem işte.

Hatta bu sınavlarda “kaç metreyi görüyorsun” tipindeki sorularla rüşvet istendiği de -ben rastlamasam da- herkes tarafından söylenirdi.

Sınavlarda kullanılan otomobiller o yılların popüler otomobili Murat 124’lerdi. Bu otomobiller sınav alanında konuşlanırlar ve sınava gireceklere iyice bir ücretle kiralanırlardı. Bu araçlarda şoför mahallinde sağ taraftaki koltuktan kumanda edilen ilave bir fren pedalı da heyetin can emniyeti adına bu koltukta oturan polis tarafından kontrol edilirdi.

Lafı uzatmayayım, ben de yazılı sınavdan 70 puanı geçip direksiyon sınavına girmeye hak kazandım.

Sınav alanına gittik. Bu sınavlarda şayet sınavın yapıldığı pistteki turun sonunda sınav formu heyet tarafından yırtılıp atılırsa geçtin, form eksikliklerini göstermek amacıyla kendine verilirse çaktın demekti.

İlk başta giren dört beş kişi arabayı kaldıramamak, sinyal vermemek gibi hatalardan hemen elendiler. Sınav pistini bile tamamlayamadılar.

Biz de kenarda bir gölgelikte sıramızı bekliyoruz. Benden birkaç kişi önce arabaya zor sığacak cinsten, belki 150 kiloluk, çok iri yarı orta yaşlı bir adam vardı. Sıra ona geldi, adamcağız ıkına sıkına içeriye oturdu. Sınav başladı, araba zor bela kalktı, birkaç yüz metre ilerledi durdu. Arabanın içinde bir şeyler oluyordu ama bizim bulunduğumuz yerden görünmüyordu.

Polis memuru kapıyı açıp elindeki vites kolunu sallayarak arabayı kiraya veren ihtiyarı çağırdı. Bizimki vites kolunu yerinden kopartmıştı. Polis söylenerek sınav kağıdını iri yarı adamın eline verip sınavını bitirdi. Kendisi de vites kolunun yerine takılması için dışarı çıkıp bir de sigara yaktı.

Kiraya veren ihtiyar arabanın içerisinde kan-ter içinde kaldı, on dakikaya yakın uğraştı, kol bir türlü yerine geçmiyordu. Polis bir sigara daha yakıp bize doğru “Çok gecikiyoruz, bu adam bu işi beceremeyecek, bu kolu takabilecek kimse var mı?” diye seslendi.

Koşup gittim. İhtiyar hemen bana da akıl verdi. “Şöyle yapınca oturması lazım ama bir türlü oturmuyor” dedi.

Oysa ki ben işi biliyordum. Bu kolu yerine oturtan iki parçalı plastik bir segman takımı olması gerekirdi. Hatta buna vites kolu tamir takımı da denir. Parçanın birisi şanzımanın üzerinde duruyordu, diğeri yoktu. İhtiyar da bu tek parça üzerine kolu oturtmaya çalıştığından kol bir türlü yerine oturmuyordu.

“Dur da bir de ben bakayım” deyip vites körüğünü söktüm. Oradaki boşlukta kayıp diğer parçayı da buldum. Önce körüğü vites kolunun üzerine geçirdim. Daha sonra bu iki plastik parçayı iç içe geçirip vites kolunun içine taktım. Daha sonra da vites kolunu yerine nazikçe bastırdım, kolu yerine iyice oturttum. Biraz da viteslere takarak denedim. Körüğü de yerine takınca işlem tamamdı ve bu iş sadece birkaç dakika sürmüştü.

Bir teşekkür bile etmediler
Ne polis ne de içerideki diğer iki üye teşekkür bile etmediler. Beni oradan kovalayıp yeni adayı arabaya çağırdılar.

Neyse, sonunda sıra bana geldi. Ben oturunca polis ve diğer ekip beni tanısalar da yine yüz vermediler.

Önce koltuğu ve aynayı kendime göre ayarladım. O yıllarda emniyet kemeri bilinmezdi. Hafifçe de yan oturarak heyetin “yürü” komutunu bekledim. Komutu duyunca gazı ara gazı gibi kesik kesik pompalayarak 124’ü uçuşa geçirdim. Sınav pistinde vites değiştirilecek noktalar belirlenmişti. “2.Vites” yazan levhaya geldiğimde debriyaja bastım vitesi boşa aldım, ayağımı debriyajdan azıcık kaldırırken hafif bir ara gazı verdim. Tekrar debriyaja basarken vites koluna bir tokat atıp ikiye taktım.

Bu hareketi yaparken de iç aynadan arkadaki heyetin tepkisine baktım. Karayolları temsilcisi ile Şoförler Derneği üyesi birbirlerine şöyle bir baktılar.

Diğer vitesleri de aynen yukarıda anlattığım gibi çift debriyaj-ara gazı metodu ile ve aynı uslupla takıp dördüncü vitese geçtim. Aynı usulle de küçülterek pistin sola dönüş ucuna geldim.

Sola dönüşe gelmeden polis memuru “dur kardeşim” dedi. Ben herhalde sinyali vermedim diye düşünürken bana “böyle araba kullanmayı kimden öğrendin?” diye sordu. Ben de “ben aslında BMC TM 140 kamyon kullanıyorum, bu tip kullanma da otomobile dahi binsem benim alışkanlığım olmuş” deyince polis memuru elindeki sınav formunu yırtıp, “ehliyetin hayırlı olsun kardeşim, bu araba kullanışına karşılık bizim sana söyleyebilecek bir şeyimiz yok, zaten vites kolunun yerine takılmasından dolayı da borçluyuz” dedi.

Sevinçle oradan ayrıldım. Eskiden bu heyetlerden bir seferde ehliyet alabilmek mucize gibi bir şeydi.

O yıllarda bizler önce boş arsalarda dur-kalk eğitiminden sonra ehliyetsiz yakalanmamak için boş yollarda, sabah erken saatlerde kaçak-göçek çalışarak ehliyet sınavına hazırlanırdık.

Ama şimdi herşey kolay. Kurslardaki eğitim tartışmalı da olsa en azından temel teorik bilgiler standart olarak veriliyor. Belli bir süre araç kullanma imkanı sağlanıyor.

Evvelce böyle bir standart söz konusu değildi. Herkes eşinden dostundan, bu işi bilen ve de bilmeyen, araba kullananlardan yalan yanlış bir şeyler öğrenir ve bunları uygulamaya çalışırdı.Kimse işin aslını bilmezdi.

Sadece ve sadece ağır vasıtalarda, kamyonda, otobüste ve de TIR araçlarında muavinlik yapanlar hariç. Onlar ustalarından görerek, duyarak, konuşarak, sorarak, en önemlisi yaşayarak çok şeyler öğrenirler ve bu işi bir meslek olarak benimseyerek sınavlara girdikleri için diğer adaylara göre –kısmen- başarılı olurlardı.

Bu arada bir şey daha söyleyeyim. Sınavda söylediğim “ben TM140 BMC kamyonu kullanıyorum” lafı da sadece o an için işi idare edebilmek adına söylenen beyaz bir yalandı. Ben o tip araba kullanmayı sıkca yolculuk yaptığım As Turizm’in O302 otobüs şoförlerinden görerek, taklit metoduyla öğrenmiştim. O yıllarda onların otobüs kullanma tarzlarını çok severdim.

Herkese selamlar…

M.Ali Sade
ANKARA 2011

4 Yorum

  1. Selim Akınoğlu dedi ki:

    Leziz, 10 numara bir hikaye daha. Korkarım alışkanlık yapacak ve Behzat Ç. gibi bekler olacağız.

    En sonunda da 124 Hacı Murat hikayeleri diye bir de kitap çıkarırsınız… 😉

    Bu arada sürücü kursu meselesi 20 yıllık oldu. Amaç iyi ve yüce anacak o zaman da kötüydü, şimdi de… Evvelki sene motosiklet ehliyeti aldım, sürecin tamamında pespayeliği anlatabilmek için sizin gibi kaleme sahip olmak gerekir 🙂

  2. Kayahan Ağırkaya dedi ki:

    Bende yoruma aynen katılıyorum. Bu köşe i-motoring’in en önemli köşelerinden biri oldu. Yeni hikayeleri merakla bekliyoruz. Bu arada sürücü kurslarının durumu ne yazık ki vahim. Büyükşehirlerde olanlar yine göz önünde olduklarında belli bir eğitimi verebiliyorlar. Oysa Anadolu’da örneğin yasal olarak 20 saat verilmesi gereken direksiyon eğitimini yarım saatle geçiştiren kurslar oldukça fazla. Gerekçeleri de tabi ki maliyet. Umarım ülkemiz için trafik terör olmaktan çıkar. Ama mevcut sistem konusunda gerçekten etkili bir adım da yok ortada…Yalnız duble yol yapmaya odaklanıp sanki kazaların nedeninin sadece çift şeritli dar yollardan kaynaklandığını sanan bir zihniyet var malesef.

  3. behçet yılmaz dedi ki:

    ustam burada da sizinle karşılaşmak ne güzel..seviye bence biraz düştüğünden çoktan beri wow da yokum ama arasıra sadece sizin için uğruyorum..kaleminize sağlık:)

  4. Kerim Kerim dedi ki:

    O tarihte bedavadan kimseye ehliyet verilmiyordu. Yazarımız da ehliyet alabilmek için bir onarım yapmış. Benim sınavımda ise diyecek bir şey bulamayıp otomobildeki kasetleri almışlardı. Hem de bu kasetlerden aradık bulamadık alıyoruz diyerek. Söylemeliyim ki ne verilirse verilsin genede kullanmayı bilmeden ehliyeti alan olmuyordu.