Opel Astra 1.4 Sport Turbo


Kadett günleri hayli geride kaldı ama 1991-1999 arası üretilen Astra F ile başlayan süreçte bu Opel kompakt modeli, genelde rakiplerine göre daha dinamik sürüş özellikleri sağlayan bir seçenek oldu. Hep en iyi yol tutan kompakt hatchback’ti, hep en torklu motora sahip seçenekti, hep fren performansı en iyi seçenekti. Kimlere karşı? VW Golf, Ford Focus, Renault Megane… Ama Toyota’nın Japonya’daki pozisyonu gibi Opel de Almanya’nın resmi otomobili gibiydi benim gözümde. GSI versiyonunu saymazsam sıkıcı tasarımlar, yolcuları bir şekilde çok da tatmin etmeyen kabin yapısı, rakiplerinden fazla yakıt tüketimi gibi nedenlerle hiç bir zaman favorim olamadı. Ama otomotiv gerek ar-ge’nin hızlanması gerekse paylaşımlarla ilginç bir noktaya ulaştı. Marka karakterinin kaybolması nedeniyle son zamanlara kadar paylaşımlara hep karşı çıktım ama bunun tuttuğu otomobiller de oluyormuş demek ki… Yeni Astra bana bunu ispat etmiş bulunuyor. İlk kez bu kadar güzel bir Opel tasarımı görüyorum. Güzel bir burun yapısı, ne sert ne yumuşak, tatlı bakışlar… Alman denilemeyecek kadar zarif duruyor. Ya Alman ekolü iyice yumuşadı ya da korsan bir İtalyan eli değmiş gibi… Ama baş tasarımcı Uwe Müller, isminden anlaşıldığı üzere oldukça Alman! Camları saran kromajlar uygulandığı her otomobile sanki sınıf atlatıyor. Statünün bu kadar hesaplı olması iyi mi kötü mü bilemedim. Çünkü ne kadar gerçek olduğu hep sorgulanmaya açık. Neyse ki Astra’nın dayanağı bu çıtalar değil!

Arkaya doğru yükselen omuz çizgisi ve küçülen camlar, bir coupe izlenimi bırakıyor bende. Asıl bu otomobilde arka kapı kolları ortadan kaldırılmalıymış! Opel Astra’nın arkası ise en az burun yapısı kadar etkileyici görünüyor gözüme. Alfa Romeo Giulietta’yı çağrıştıran ‘state of art’ stop grubu, olabildiğince derine yerleştirilerek kirlenmesi önlenmeye çalışılmış bagaj tutamağı ve tabii Turbo yazısı etkileyici unsurlar. Sport donanıma özel olarak 1.4 litre hacimli motor versiyonunda bile sportif egzoz çıkışı yer alıyor. Çok güzel görünen bir otomobille karşı karşıyayım. Insignia’nın tasarım çizgisi daha bir derlenmiş toparlanmış ve çok dinamik görünen, bir bakanı bir daha baktıran bir otomobil çıkmış ortaya. Şunu bir de kullanıp sürüş tadını almaya çalışalım diye yutkunuyorum…

Tam 42 adet!

Opel anahtardan vazgeçmeyenlerden. Sustalı denilen anahtarlar herhalde 10 yılını doldurdu. Geçmişteki pabuç kadar anahtarların ardından metal bölümü yok etmek, otomotiv endüstrisinin en önemli başarılarından biriydi. Koltuğa oturup kapıyı çektiğimde gelen tokluk her zamankinden daha güçlü geliyor bana. Daha üst sınıfa aitmiş gibi hissettiriyor otomobili. Geniş kokpit tasarımı, sportif görünen koltuklar ve cömert kullanım alanları sınıfı içinde bir fark edilir bir yere koyuyor Astra’yı. İçeri girer girmez bir düğme taarruzu başlıyor kokpitten üzerime doğru! İnanılır gibi değil… Orta panelde tam 42 adet düğme var. Üstelik üçünün çevirme modları hariç! Honda modellerinde kokpitte oyuncak görememekten şikayet eden müşteri tipi vardır ya, sadece bu buton adedi bile onları Astra müşterisi yapmaya yetmeli! Direksiyon üzerindeki kumandaları da eklersek bu müşteri profilini Astra kabininde Disneyland bekliyor! Tabii sonuç olarak uzay aracı kullanmıyoruz, birkaç basit fonksiyon için bu kadar kalabalığa gerek olmamalı.. Ana ilke, dikkat dağıtmadan güven içinde bir yerden bir yere gitmekse! Önce biraz inceleyip acil gerekebileceklere işaret koyup yola çıkıyorum (!). Deri kaplı direksiyon, çift bölge ayarlı klima, hız sabitleme sistemi ve elektronik park freni, yine Sport donanıma özel ekipmanlar. Bu arada ön koltukların ne kadar sportif tasarlandığı dikkatimden kaçmıyor. O da paketten! Zaten bir aile otomobili için bu kadar yüksek yan destekler ve sert minderler, tercih etmeyen müşterileri şaşırtabilir. Koltuğumu ayarlıyorum ama tam olmadı galiba, neyse yolda “alışırım” diyorum ve çeviriyorum anahtarı… Tok bir homurtu geliyor önden…

Gayet diri bir otomobil… Net gaz tepkileri, motorun hızlı cevapları ve turbonun alıp sürükleyişi. Tüfeğin icadıyla mertliğin başına gelenlerin bir benzeri olarak, turbonun -icadıyla değil belki ama- verimli kullanılabilir hale getirilmesiyle motorların da kaderi değişti. Dizeller common rail teknolojisi ile ağır çekim ve mavi sis bombası efektlerinden (!) kurtulmuşlardı zaten ama benzinli motorlar için devrim küçük hacimli turbo motorlarla gerçekleşti. Fiat ve VW Group’un başını çektiği bu yeni trend, küçük hacimlerde belki dizeller düzeyinde yakıt ekonomisi değil ama akıcı ve zevkli sürüş karakteri getirmeye yetti. Astra’nın 1.4 litre gibi küçük sayılabilecek hacimli motoru, turbo desteğiyle 140 HP gibi gayet tatminkar bir güç sağlayabilen santrale dönüşüyor. Motorun en keyifli yanı, turbo boşluğu hissettirmemesi. Gaza basıldığı anda alıyor ve götürüyor. Zaten 1850 d/d’de başlayan 200 Nm’lik maksimum tork bandı yeterince geniş olduğu için hiç bir sağırlık hissedilmiyor. Bu maksimum tork 4900 d/d’de bittiğinde otomobil çoktan uçuşa geçmiş oluyor ve dahasını isteyenler için 4900 d/d-6000 d/d arasına yayılmış maksimum güç bandı geliyor! Bu güç eğrisi sayesinde gücü oranında gayet tatminkar bir performans elde edilebiliyor. Turbo beslemeli olunca bir otomobilin uzay mekiği performansı kazandığı zannı vardır insanımızda. Öyle ya, otomatik şanzımandaki R’yi (Reverse) roketin kısaltması sananlar hiç az olmadı bu ülkede… Besleme turbo da atmosferik de olsa 140 HP 140 HP’dir. Bunu bilerek, gayet tatmin edici bir performansın yönetimini üstlendiğinizi bilmekte yarar var. İpeksi bir sürüş hissi verebilen motor, otomobilin doğru vites seçimiyle hiç bir yerde zorlanmadığını gösterebiliyor. Vites deyince, Opel’in eskiden beri kemikli olan vites geçişleri, bu otomobilde hakim olan genel kusursuzluktan olsa gerek hiç göze batmıyor. Motorun sağladığı en önemli avantajlardan birini tüketim aşamasında saptıyorum. Bu kadar güzel bir çekişin, pürüzsüz bir sürüşün ardından sürpriz bir tüketim değeri bekliyorum ama Astra beni yanıltıyor! Karma kullanımda 100 km ortalaması 6.8 litre olarak gerçekleşen tüketimin kontrollü ve ekonominin “mesele” yapıldığı sürüşlerde 6 litrenin altını zorlayacağına eminim. Çünkü istikrarlı bir düşüş gözlüyorum. 110. km’yi geride bıraktığımda koltuğumda hala rahat değilim. Üstelik arada iki kez ayarlama yaptım. Ben alışamadım sanırım… Ama şu açı bir tam oturmadı sırtıma göre!

Önden çekişli BMW!

Astra’yı çok da hırpalamadım ama bozuk yüzeylerde süspansiyonun sessizliği, gövdenin salınım yapmasına izin vermemesi, gövdenin rijitliğini hissettirmesine zemin hazırlıyor. Opel modellerinin süspansiyon özellikleriyle ilgili geçmişten beri yaptığım bir yorumum vardır, “en iyi BMW taklidi yapabilen otomobil” derim hep. Sportif hissettiren süspansiyon sertliği, virajlardaki tutunma eğilimi, dengeli sürüş karakteri… Bırakın Astra’yı Vectra’yı, Insignia’yı, bana Zafira’da bile hep BMW’yi çağrıştırmıştır. Bu fikrim, anlamıyla en çok da bu otomobilde örtüştü şimdiye kadar. Bir de arkadan itişli olsa! Opel, bu tezimi destekleyen bir ekipmanı ekleyerek beni de mutlu etmeyi başardı: CBC (Cornering Brake Control/Virajda fren kontrolü). Bu da BMW’nin 11 yıldır aynı isimle kullandığı önemli bir elektro mekanik donanımdır! Tabii Astra’daki en önemli süspansiyon elemanlarından birinden söz etmek gerek. Watt’s arka aks elemanı, otomobilin virajları bir eğlence parkına çevirmesine aracılık ediyor. Ve şaşırtıcı ama otomobil rayda ilerlermişcesine izine sadık kalabiliyor.

Astra’daki elektro hidrolik direksiyonun yumuşaklığı şehir içinde çok iş görüyor ama hız yükseldiğinde bile tedirginlik yaratmıyor. Şehir trafiğinden otoyola doğru çıkarken Astra isteklerime karşılık vermek için seferber. Sakin kullanımda gösterdiği canlılığı, biraz hızlanınca da sürdürüyor. Tek istediği doğru hızlarda doğru vitesleri kullanmam. Tabii bu söylediğim akıcı bir sürüş için. Yoksa 6 hariç tüm viteslerde 40 km/s’den alıp otomobili yüksek hızlara kadar taşıyabiliyor. Biraz zaman alıyor o kadar…

Astra ile km’ler ilerledikçe daha sıcak bağ kuruyoruz. Birbirimizi daha iyi anlamaya başlıyoruz. Tek problemim hala koltuk ayarı… Sırtlığı dikleştiriyorum rahat edemiyorum. Yatırıyorum olmuyor, sanki ilk kez koltuk ayarlıyorum… Artık neredeyse vedalaşacağız otomobille, yok, olmuyor… Ben sanırım bu sportif koltukları sevemedim. Hele 500 km kadar mesafe kat ettikten sonra indiğimde belimin tutulmuş olması, durumu iyice netleştirdi.

Bir de konuşulması gereken bagaj meselesi var. Astra yine rakiplerine göre en büyük bagajı sunmuyor. Ama belki en kullanışlılarından birine sahip. Şöyle ki, iki kat zeminli Flex Floor adlı bagajla birlikte koltuklar yatırıldığında neredeyse bir station wagon kadar geniş kullanım alanı elde edilebiliyor. Zaten Opel, 1997’de tanıtılan ilk Zafira’daki Flex 7 ve sonradan gelen Flextreme koltuk katlama konseptlerinden beri bu flex işini çok iyi başarıyor! Ama bu şık otomobille eşya taşımaya kim niyetlenir bilinmez ama örneğin kayaklar ya da sörf gibi imajlı yüklere kollarını açıyor Astra!

Yoruma Kapalıdır.