Sonsuz bir otomobil sevgisi: Murat 124


Yıl 1974. Karlı bir kış günü zorlu bir O302 yolculuğundan sonra, şimdi üzerinde Büyükşehir binasının yükseldiği Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali’ne (AŞOT) indim.

Benim gibi yaşı geçkince olanlar bilir; AŞOT’da taksiler uzun bir sıra yaparlar, buradaki sıraya riayet edilerek taksilere binilirdi. Gönlümden geçen temiz bir 1956 veya ’64 Chevrolet bulup bu güzel otomobillerin keyfini çıkararak eve ulaşmaktı.

Şansıma portakal rengi yepyeni bir Murat 124 denk geldi. O yıllarda taksilerde sarı renk standart değildi. Her renk taksi vardı. Taksiler cam altlarındaki damalı şeritlerinden anlaşılırdı.

Portakal rengi de Tofaş’ın bu konuda bir öncülüğüydü. Bu renk Murat 124’ler o yıllarda taksici esnafına özel olarak üretilmişlerdi. Piyasaya satışı yoktu. Sanıyorum esnaf olduğunu belgeleyenlere cüz’i de bir indirimi vardı.

Ben Chevrolet keyfi yapmayı beklerken bu otomobilin denk gelmesine bozulmuştum aslında. Ama yine de denemeye değer buldum ve ön koltuğa oturdum.

O yıllarda terminaldeki bir başka alaturka usul ise aynı yöne gidecek başka yolcu varsa onu da almaktı. Yani diyelim ki Küçükesat’a gitmek için bindiğiniz bir taksiye yine Küçükesat’a veya Kavaklıdere, Seyranbağları gibi yakın semtlere gidecek bir başka yolcu da -sıkışmamak kaydıyla- alınırdı. Bu şekilde siz Küçükesat’a 10 TL verecekseniz 7,5 verirdiniz. Kavaklıdere yolcusu da 7,5 verince taksici bu güzergahta 10 değil 15 TL kazanır, siz de 2,5 TL az para vermiş olurdunuz.

Ben binip de Kavaklıdere’ye gideceğimi söyleyince taksici kapıyı açıp seslendi, bir de Çankaya yolcusu bayan buldu. O da arka koltuğa yerleşince hareket ettik.

O yıllarda yerli otomobillere çok sıcak bakılmazdı. Anadol fiberglas yapısı ve de tek kapılı oluşundan, Renault 12 önden çekiş gibi o zamanda bilinmeyen bir sisteme sahip oluşundan, Murat 124 ise çok ince sacdan imal edilmiş olmasından dolayı çok sert eleştirilere tutulur ve kaya gibi sağlam, yayla gibi ferah Amerikan otomobillerine alışmış insanlara ters gelirdi.

Bindiğim portakal rengi Murat 124 yepyeniydi. Veglia Borletti markalı kilometre sayacında henüz dört hane dolmuştu. On bin kilometre bile yapmamıştı.H er tarafı pırıl pırıl tertemizdi. Dışarıdaki portakal rengi içeride de cam altlarında üç-dört parmaklık şeritlerde kendini gösteriyordu.

Otomobilin içerisinde o zamana kadar hiçbir Amerikan otomobilinde duymadığım ilginç bir yeni otomobil kokusu vardı. Bu koku şoförün kalorifer sistemine eklediği toz vanilya kokusu ile birleşerek çok ilginç bir hal alıyordu.

Otomobilin içerisi ise adeta soba yanıyormuşcasına sıcaktı. Üzerimdeki palto bile hemen fazla gelmişti. Şoför zaten içeride ince bir kazakla oturuyordu. O yıllardaki diğer otomobillerde kışın görmeye alıştığımız camlardaki buğulanmadan zerre kadar eser yoktu. Bütün camlar pırıl pırıl ve açıktı. Ön tarafta alttan ayaklarıma doğru yoğun bir sıcaklık geliyordu.

Daha güneş doğmamıştı. Ortalık karanlıktı. Otomobilin farları ortalığı ışıl ışıl aydınlatıyordu. Daha sonradan Carello marka olduğunu öğrendiğim bu far sistemi Amerikan otomobillerindeki “sealed beam” atom farlardan çok daha başarılıydı.

Otomobilin her tarafında muhtelif renk ve ebatlarda ampuller vardı. Frene basılınca pedallar tarafından kırmızı bir ışık huzmesi çıkıyordu. Direklerde adeta vapurlarda olduğu gibi iskele ve sancak belirlemek üzere kırmızı ve yeşil küçük lambalar, arka cam üzerinde eski Magirus otobüslerin iç lambalarına benzer uzun ama turuncu ışık veren bir lamba, arka cam direklerinde mavi, yeşil ve mor kombinasyonlu bir ışık demeti vardı ve bunlar otomobilin içini adeta bir pavyon havasına sokuyordu.

Bu renk kartelasını detaylı incelemek için geriye dönüp baktığımda arkada oturan ilave müşteri çirkin bayan bile gözüme bir değişik görünmüştü. Bu kadar lambanın birlikte yanması, açık farlar, çalışan kalorifer motoru, Mitsuba markalı çat çat korna hep aküyü bitirici aletlerdi. Ama Murat 124 bunları kaldırabiliyordu demek ki.

Halbuki o yıllarda kullanılan pek çok otomobilde şarj sistemi motor devriyle bağlantılı dinamolu sistem olduğundan, küçük duraklamalarda motor devri düştüğünde bile göğüste şarj lambası “gen” kıpkırmızı kızararak ikazını anında verirdi. 124 ise her konumda yeterli akımı çıkaran alternatörlü bir sisteme sahipti.

Otomobilin yolda gidişi de çok güzeldi. Hoş bir motor sesi vardı ve kulakları tırmalamıyordu. Şoför de otomobili oldukça devirli kullanıyordu. Dört vitesli şanzuman viteslere geçişte “şık, şık” diye ses veriyordu.

İlk kalkışlarda çok da ataktı. Kızılay’da trafik ışıklarından kalkışta yanımızdaki Amerikan otomobilleri kendilerini toplayıncaya kadar biz neredeyse Bakanlıklar’ı bulmuştuk. Oldukça seri bir otomobildi. Bu gidiş tarzını görünce benim kanaatim değişiverdi.

Arkadaki bayan biraz acelesi olduğunu, şimdiki Atakule civarında bir yerde oturduğunu ,önce onun inmesine müsaade edersek sevineceğini söyleyince ben bunu seve seve kabul ettim. Çünkü 124’ü aynı zamanda Çankaya Yokuşu’nda da test etme fırsatı yakalayacaktım.

Bu yokuşu iyi durumdaki düz altı silindirli ve üç vitesli Amerikan’lar ikinci vitesle çıkabiliyorlardı. Citroen ve Peugeot gibi Fransız otomobillerinin 1960’lı modelleri ise kimi zaman iki kimi zaman ise düz birinci viteste oldukça zorlanarak çıkıyorlardı.

Kuğulu Park’ı geçince rampanın tam altında önümüze arşeleri (boynuz da denir) atmış bir Farabi-Yıldırım Beyazıt Meydanı çalışan Ansaldo troleybüsü çıkıverince mecburen durduk. ‘Halbuki belki aşağıdan biraz kaptırsa daha rahat çıkabilirdi’ diye aklımdan geçirdim.

Troleybüsü geçtik, bizim şoför yine devirli kullanmaya devam ediyor, olabildiğince limitleri zorluyordu. Birinci vites, iki ve de üç derken yokuşun ortalarına kadar devir hiç düşmeden geldik. Buradan sonra devir hafifçe düşmesine rağmen araba bayılmadı. Hatta yukarıya doğru bu yarı baygın haldeyken şoför bir de dördüncü vitesi denedi ama tabii yemedi. Zaten yolcunun ineceği yere de gelmiştik. Durup bayanı indirdik.

Yokuş yukarı yüksek devir bizim 124’ün hararet saatinde ufak bir oynama yaptı. Dimdik duran hararet saati (dik olduğunda 90 derece olduğu anlaşılır) birazcık sağa doğru eğildi. Ama kırmızı bölümü bulmadı. Fakat kalorifer artık tamamen içinde kok kömürü yanarken kıpkırmızı olan sobalar gibi ısıtmaya başladı. Şoför alçak devirde çalışan kalorifer motorunu kapatmak zorunda kaldı.

Yokuştan aşağı inerken de vitesi dörde takıp ayağını gazdan çekti. Bu en güzel motor soğutma metodudur. Hararet göstergesi de bu defa sola doğru yatarak 90 derecenin altına indi.

Eve geldiğimde otomobilden inerken bu otomobillere haksızlık ettiğimi, aslında gerçekten o yıllara göre üstün otomobiller olduklarını, bazı teknolojik gelişmeleri bize gösterdiğini anladım. Kendim kullanmasam da otomobil hakkında fikir sahibi oldum.

Kısaca Murat 124 lerin özelliklerini de yeniden hatırlayalım isterseniz.

1. Amerikan otomobillerinin aksine bu otomobil direksiyondan değil yerden vitesliydi. Ve dört ileri vitese sahipti. Dört silindirli motoru Amerikan malı motorlara sistem olarak çok benzerdi, hatta minyatürü bile diyebiliriz. Çift boğazlı mükemmel bir karbüratöre sahip oluşu ve motorda yakalanan yüksek performans sebebiyle yürürken 5500-5600 d/dak. gibi o yıllara göre çok yüksek sayılabilecek devirleri çok rahatlıkla yakalayabiliyordu. Dolayısıyla ilk kalkışlarda Amerikanlara göre çok seriydi.

2. Fren pedalına basmak şöyle dursun neredeyse dokunmakla çok güzel fren mesafeleri yakalanabiliyordu. Bunun sebebi de dört tekerlekte de mevcut disk fren ve vakum yardımcılı fren sistemiydi. Hatta arka tekerleklere giden hidrolik miktarını aracın ağırlığına göre ayarlayan bir regülatör sistemi ile adeta arka frenlerin tutması bile önlenmişti. Bugün bile çuvalla paralar ödeyerek aldığınız pek çok lüks marka otomobilde arka frenler ucuzluğu dolayısıyla kampanadır.

3. Bugünlerde artık özellik bile sayılmayan gece için çift kırılmalı pozisyona getirilerek farlardan gözleri koruyan iç ayna bile üretildiği yıllar için birer ilkti.

Çakmak, güneşlik, güneşlikte makyaj aynası, dört kapıdan birden kumandalı güçlü iç aydınlatmalar (1974 sonrası modellerde sadece ön kapılardan kumanda vardır) gibi küçük ayrıntılar da bu otomobilin artılarıydı.

4. Benzin miktarının çok azalmasıyla yanan kırmızı ikaz lambası da bir ilkti. Veglia Borletti markalı çok fonksiyonel gösterge paneli, elle pompalı da olsa cam yıkama tertibatının bulunması, direksiyonu da kilitleyebilen kilitli kontak anahtarı, çift hızlı silecekler gibi çok küçük ayrıntılar o yıllarda normal otomobillerde rastlanılmayan donanımlardı.

5. Yukarıda da anlattığım gibi; o yıllarda otomobilde kış yolculukları bir ızdırap olurdu. Buğulanan ve hatta buz tutan camlar, donan eller ve ayaklar bu yolculuğu çile haline getirir, kimse yola çıkmak istemezdi. Otomobilde kalorifer olabileceği, kışın da sıcacık, buğusuz yolculukların yapılabileceği ve hatta otomobilde palto çıkarılarak oturulabileceği Murat 124 ile anlaşıldı.

6. Bu lükslere bir de otomobilin bütün koltuklarında aynı anda yaşanan sinema salonu gibi görüşü de eklemesek olmaz. Murat 124 ile yakalanan bu geniş ve panoramik görüş açısı şimdilerde aerodinamik kaygılara yenik düştüğünden bu tür bir görüşe şimdilerde sadece otobüslerin en ön koltuklarında rastlayabilirsiniz.

Bütün bu özellikler ise çok basit, kübik, yalın ve anlamlı dizaynla birleşir. Murat 124 genel görünümü hepimizin çocukken “bir otomobil resmi çizsene” komutuyla çizdiğimiz basit otomobil resimlerinin hayata geçirilmişidir.

Son bir sözle konuyu bitireyim. Fiat’ın bugün üretttiği en pahalı ve de lüks otomobillerinde bile anlattığım 124 modelinden geliştirilerek gelme pek çok parça olduğundan emin olabilirsiniz.

Uzatmayalım; bu taksi yolculuğu benim o yıllarda üretilen yerli montaj otomobillere bakış açımı çok değiştirdi. Hatta eve girerken ileride param olduğunda bir 124 almaya kendi kendime söz verdim.

M.Ali Sade

12/2011

Not:Bazı resimler Murat 124 el kitabından alıntıdır.

1 Yorum

  1. hatibi dedi ki:

    Amcamda da vardı Murat 124. Ilk söförlük deneyimlerim onda olduğu için yeri ayrıdır. Şimdi bile meraklıları var. Zamanının iyi ve dayanıklı otomobillerinden idi.