Eski Opel’in esrarı


Bu aralar iyice ufaklık hikayelerine daldık sanki. Ama yine de onlardan biriyle devam ediyorum.

Bizim ortaokul yıllarımızda eğlence hayatımız şimdiki teknolojik yaşam düşünülünce oldukça kısıtlıydı. Mahallemizdeki boş arsada plastik patlak toplarla oynadığımız tek kale futbol maçları,kimi zaman yakan top ve bazen de misket oyunları haricinde pek eğlencemiz yoktu.

Oyunlarımızın mekanı olan bu arsa bizim evin pencerelerinden çok net görülürdü. Bu yüzden orada top oynayan çocukları görünce ya da seslerini duyunca ben de dersleri bir süreliğine erteleyip oynamaya koşardım.

Bir sonbahar akşamı güneş batmak üzereyken burada bir hareket oldu. Biz yine top oynarken egzozundan mavi dumanlar çıkaran siyah renkli çok dökük bir Opel bizim arsaya girdi. Yanımızdan geçerek arsanın dibindeki salkım söğüt ağacının altına park etti. Birkaç kere gaz verdikten ve ortalığı sis gibi mavi dumana boğduktan sonra stop etti.

Arabanın arkasında bir kadın vardı. Şoför ve önde oturan erkek bu bayanın inmesi için kapıyı açtılar. İçeriden şık giyimli, ölü yüzü gibi bembeyaz yüzlü, cadılara benzeyen oldukça korkunç bir kadın indi. Gözleri kan çanağı gibiydi ve yeşil gözleri adeta ışık saçıyordu. Bize de şöyle bir baktıktan sonra önde oturan adamla sokağa doğru ilerlediler.

Şoför otomobilin ön kapısını kilitledi ve dört kapının da kilitli olduğunu kontrol etti. Sonra da araba kaymasın diye arka tekerleğin önüne arsada bizim futbol kalemizi belirlemek için kullandığımız büyük taşı koydu.

Bu duruma itiraz edecek olduk. Adam bize öyle sinirli bir cevap verdi ki, taştan da vazgeçtik.

Kadını da, iki adamı da, hallerini de hiç beğenmemiştim. Ayrıca top oynadığımız bu küçük alan otomobilin gelişi ile iyice daralmıştı. Zaten kale taşımız da tekerleğin altına sıkışıp kalmıştı.

 

Şoför arabaya uzaktan son bir bakış fırlatıp koşarak diğerlerinin yanına doğru gitti. Daha sonra gözden kayboldular.

Adamlar gidince ilk işimiz bu arabayı incelemek oldu. Hepimiz arabanın Opel marka olduğunu önündeki yazıdan anlayabildik. Kimse bu model Opel görmemişti.

Biz her ne kadar bilmesek de 1951 model olan bu Opel o yıllarda az da olsa bilinirdi. Ticari olarak kullanılanları olmasa da hususide kullanılanları vardı.

Otomobilin tipi oldukça ilginçti. Yuvarlak sevimli hatları ve arka tarafının yamuk gelişi bize ilginç gelmişti.

Arabanın kaportası toz , pislik ve çamur içerisindeydi. İki parçalı ön camının sol tarafında iki tane delik ve kocaman çatlaklar vardı. Arka kapıları da tersine açılıyordu. Ön farlarından birisi yoktu. Arka sinyalleri de kırıktı.

Arabayı bırakan adamların yaptığı gibi kapıları kontrol ettik ama nafile. Hepsi kapalıydı.

Bir başka yazımda bahsetmiştim. O yıllarda yeni bir otomobil gördüğümüzde en büyük merakımız bu otomobilin kaç km/s hız yaptığıydı. Bu otomobilin de hız göstergesine bakmaya uğraştık ama camın pisliğinden hiç bir şey göremedik. Cam içeriden leş gibi kirliydi.

Diğer taraftan bakmayı denedik. Bu camdan da kilometre saati görünmüyordu. Ama içerisi çok net görülüyordu. İki kollu direksiyonu, direksiyonun ortasındaki kristal gibi duran Opel amblemi, yuvarlak kilometre saati, Amerikanlara benzer göğüsü aslında oldukça estetik ve güzeldi.

Ama otomobilin içi oldukça pisti. Ön koltuğun üzerinde kocaman kahverengi bir leke ve ayrıca otomobilin tavanında da anlam veremediğimiz kırmızı noktalar vardı.

Hemen orada çocuk aklıyla bir senaryo ürettik. Bu otomobilin camlarındaki delikler kurşun delikleriydi. Koltuktaki kahverengi leke ön koltukta iki mermiyle vurulan şahsın kan lekesi, tavandaki kırmızı noktacıklar da beyninin dağılmış parçacıklarıydı. Adamlar cinayet işlenmiş bu otomobili gözden ırak gördükleri için buraya saklamışlardı. Belki de polise haber versek iyi olabilirdi.

 

O yıllarda geceleri mahallenin emniyetini sağlayan, çaldığı düdükle asayişin berkemal olduğunu ima eden, mahallemizin neredeyse bütün sakinlerini tanıyan, hatta bayramlarda evlerimize konuk olan bir mahalle bekçimiz vardı. Kahverengi eski üniforması, tahtadan jopu ve bize büyük bir keyifle gösterdiği ama dokundurtmadığı Kırıkkale marka tabancası ve de pos bıyıklarıyla bekçi dayı bir ekoldü. Arsaya terk edilen bu esrarengiz otomobili polisten ziyade hepimizin sevdiği bu yaşlı adama söylemeye karar verdik.

Bu derin konuyu konuşurken arkadaşlarımızdan birisi aniden ve telaşla “kaçın kaçın,yılan var” diye bağırdı. Küçük siyah bir yılanın söğüt ağacının yanından arabanın altına doğru kıvrıla kıvrıla ilerlediğini görünce hepimiz acilen arsayı terk ettik.

Yılan aslında küçüktü. Ama yılanı biz dev bir kobra yılanına benzettik. Bu arsada da ne zamandır oynamamıza rağmen hiç yılan görmemiştik.

Uzun süre yılanlar hakkında bildiklerimizi biribirimize satarak ortamı gerginleştirdik. Ve daha sonra da orada bu gün top oynanmayacağına karar vererek hepimiz evlerimize döndük.

Gece yatmadan camdan Opel’e doğru baktım. Arsanın yol tarafındaki floresan sokak lambasının çiğ beyaz ışığında iyice sevimsiz bir halde duruyordu. Bu gece bekçi dayı da ortalıklarda görünmüyordu. Otomobilde işlendiğini tahmin ettiğimiz cinayeti, cadı gibi kadını ve arabanın çevresindeki yılanları düşünerek biraz da tedirgin halde uyudum.

 

Ertesi sabah arsa tarafından değil de diğer yolu kullanarak okula gittim. Bu otomobil, gözleri ışık saçan o kadın, otomobilin anlamsız lekeleri, camındaki delikler ve arsadaki yılan beni çok etkilemişti.

Okul dönüşü arkadaşlarımı arsada değil yolun kenarındaki kaldırımda otururken gördüm. Ben de yanlarına katıldım. Konuşulan konu aynıydı. Herkes bu otomobilden huylanmıştı. Biraz oturup ayrıldık.

Akşam sekiz buçuk civarında bekçi dayının düdük sesini duyunca evden izin isteyip sokağa çıktım. Benimle birlikte birkaç kişi daha bekçi dayının etrafını çevirip arsadaki arabayı anlattık. Bekçi dayı konuyu çok da ciddiye almadı aslında. Ama ısrarlarımız sonunda sabahleyin karakol amiri komisere otomobilden bahsedeceğini söyledi. Biraz içimiz rahatlamıştı.

Birkaç gün arsaya hiç uğramadık. Pazar günü öğleden sonra derslerimizi bitirince yine dayanamayıp arsada toplandık. Opel’in arka lastiği inmiş bizim kale taşına iyice oturmuştu. İçine yine de dikkatle baktık. Bir arkadaşımız yılanın arabanın içerisinde olabileceğini söyleyince arabayı incelemekten vazgeçtik.

Bu arada benim bir şey dikkatimi çekti. İlk geldiği gün olmayan öndeki sol far yerindeydi. Fara tekrar tekrar baktım. Yanılıyor olamazdım. Evet iki farı da yerinde ve sağlamdı. Ancak sinyalleri hala kırıktı.

Hava kararmaya yüz tutmuştu. Bu arada karşıdan mahallemizin bekçi dayısının geldiğini gördük. Onda bu otomobille ilgili bilgi olabilirdi. Hemen etrafını sardık. Bize bizimle konuştuktan sonra karakol amirine otomobilden bahsettiğini, amirin “her park eden otomobili araştıracak olsak kafayı kaşıyamayız “ dediğini, komiserin bu gibi konulara çok aldırış etmediğini, dolayısıyla bir sonuca ulaşamadığını anlattı. Netice olarak da bu otomobilde sakıncalı bir durumun olmadığını, çok meraklı olmamamızı ve de arabayı kesinlikle kurcalamaktan vazgeçmemizi tavsiye edip yanımızdan ayrıldı.

O gün çıkan şiddetli bir fırtına arsanın köşesindeki floresan sokak lambasını da etkilemişti. Lamba bir yanıyor, bir de sönüyordu. Her yanışında bizim Opel donuk donuk parlıyor ve sonra karanlığa gömülüyordu.

O gece nedense çok güzel uyuyamadım. Hatta saat 03:00 sularında şiddetli rüzgarın sesiyle uyanıp da pencereden baktığımda arsadaki Opel’in şoför kapısının açık olduğunu ve içinde belli belirsiz ışıltılar, küçük küçük kıvılcımlar görür gibi oldum. Hemen perdeyi kapattım. Oldukça ürpermiştim. On dakika kadar uyumaya çalıştım, uyuyamadım. Tekrar perdeyi aralayıp baktım. Bir şey yoktu. Arabanın kapısı da kapalıydı. Floresan lamba yine yanıp sönüyordu.

Bu otomobil bende saplantı olmuştu. Uyku sersemi hayal gördüğümü düşündüm. Sabah evdekilere bu olayı anlatmak istedim. Ama gece vakti etrafı dikizlemekten dolayı azar işitebileceğimden yine de kendime saklamanın daha uygun olacağını düşündüm.

Evet bu arabada hayaletler vardı! Çevresinde yılanlar dolaşıyor, kapıları kendi kendine açılıp kapanıyor, içinde garip ışıklar oynuyor ve kendi kendine bazı noksanları tamamlanıyordu! İçinden inen kadın da bir cadı olmalıydı!

O gün okuldaki derslerden bile bir şey anlamadım. Hatta bir öğretmenden derste dalıp gittiğimden dolayı azar bile işittim.

Öğleden sonra yine okul çıkışı arkadaşlarla arsanın yanında buluştuk. Akşam gördüklerimi anlattım. Bu defa bana kimse inanmadı. “Uyduruyorsun” dediler. Farın takıldığını söyledim. “Hayır farları tamamdı, arka sinyalleri kırıktı” deyip beni yalancı durumuna düşürdüler. Çok sinirlendim ve oradan ayrıldım.

Bu olaya çok içerlemiştim. Anlattıklarımı ispat edebilmek için her gece penceremden otomobili kontrol etmeden yatmıyordum. Geceleri uyanıp da arabada bir hareket olup olmadığına bakmak için yatmadan bir sürahi su içip yatıyor, gece yarısından sonra tuvalet için kalktığımda hemen camdan Opel’e bakıyordum. Ama hiçbir harekete rastlamıyordum.

Bir gün okul dönüşü güneşli bir havada yine Opel’in yanından geçtim. Değişen hiçbir şey yoktu. Camlar yine çatlak, sinyaller kırıktı. Arka tekerleğin havası tamamen inmişti. Arkadaşlarımdan birkaç kişi orada top oynuyorlardı. Ben de onlara olan kızgınlığımı unuttum, çantamı kenara bırakıp oyuna katıldım.

O gün arabadan hiç bahsetmedik.1951 model Opel efsanesi unutulmuştu.

Artık kış iyice bastırmıştı. Kar yağmış, Opel karlar altında kalmıştı. bahara kadar her gece yaptığım kontrollarda hiçbir olağanüstü duruma ve de değişikliğe rastlamadım. Arkadaşlarım da arabayla ilgilenmeyi bırakmışlardı. Ben de bol sulu gece kontrollerini bırakmış, arabayı unutmuştum.

Ağaçların çiçek açtığı günlerden birinde yine okul dönüşü arsaya uğradığımda gözlerime inanamadım. Otomobilin çatlak olan ön camı değiştirilmiş, sinyalleri takılmış ve inmiş olan lastiği yapılmıştı. Otomobilin içerisi de elden geçmiş, o tozlu, lekeli görünüm gitmiş, koltuk üzerindeki kocaman kahverengi lekeden ve tavandaki lekelerden eser kalmamıştı. Kaportası yine kirli ve donuk vaziyette olmasına rağmen Opel’in içi sanki yenilenmişti.

Tam bu sırada arabayı arsaya bırakan o iki sevimsiz adam ve yanlarındaki şık giyimli cadıya benzeyen kadın çıkageldiler.

Adamlar kadına bir şeyler anlattılar, bizim de teşhis ettiğimiz noksanlıkların giderildiğini tek tek gösterdiler. Arabanın kapılarını açtılar. Yanlarında getirdikleri bavulları Opel’in bagajına yüklediler.

Arabayı birkaç marşta ancak çalıştırdılar. Daha sonra arabayı biraz geri alıp tekerleğin altındaki taşı da tekmeleyerek bize doğru yuvarladılar. Araba yürüdüğünde ilk geldiğindeki mavi yağ dumanını yine verdi.

Giderken arkada oturan kadın arkasına döndü ve bize hafifçe gülümseyerek bir bakış fırlattı. Gözleri yine kan çanağı gibiydi ve yeşil gözlerindeki ışıltı gerçekten farkediliyordu.

Bu otomobille ilgili hiç kimse bir şey öğrenemedi. Getirenler kimdi, neden gece vakti ışıltılar, kıvılcımlar saçtı, koltuk ve tavandaki lekeler neydi, noksanlıkları nasıl tamamlandı hepsi birer muamma olarak kaldı. Belki de benim kapısını açık gördüğüm gece içinde bazı onarımlar yapılıyordu, ben korkudan bir anlam verememiştim.

Ne benim yakınlarımdan ne de çevremizdekilerden bu otomobil hakkında bilgisi olan olmamıştı. Bekçi dayı bile bu konuda herhangi bir açıklama getirememişti. Ne araba ve ne de kadın ve adamlar konusunda hiçbir şey bilmiyordu. Konu da kapandı gitti.

Bizim arsaya o yaz iş makineleri geldi. Bir apartman inşaatının temelini kazmaya başladılar. Temel kazma işi sürdüğü müddetçe temelde çalışan Caterpillar 955 kepçenin çıkan hafriyatı AS 600 modeli Dodge kamyonlara yüklemesi bizi çok eğlendirse de oyun alanımız şehrin betonuna yenik düşmüştü.

Aradan yıllar geçmesine rağmen bu otomobilin esrarı aydınlanmadı. Geçenlerde uzun yıllar sonra rastladığım bir çocukluk arkadaşımla yine mahallemizin eski arabalarını konuşurken bu olay aklımıza geldi. Epey bir süre bu esrarlı Opel’i konuşup yeniden aynı heyecanları yaşadık.

Sizlere de anlatayım dedim.

M.Ali Sade

2012

1 Yorum

  1. Selim Akınoğlu dedi ki:

    Sait Faik derslerine giriş… Mehmet Ali Sade’den yeni bir tat.