Nerede o eski yolculuklar…


Geçenlerde bir günlüğüne Ankara’dan İstanbul’a gidip geldim. Yol artık oldukça kısalmış. Neredeyse dört, dört buçuk saatte İstanbul’a gidilebiliyor. Sabahın ilk ışıklarıyla yola çıktık. Öğleye doğru vardık, işimizi hallettik ve de akşam üzeri de döndük. Artık iş için günü birlik gidip gelebilmek mümkün. Hiçbir rampada da arabamız beşinci vitesten aşağıya düşmedi.

Ama çabucak gidip dönebilsek de, yolda trafik sıkışıklığı hiç yaşamasak da güzergah bana yıllardan beri olduğu gibi yine de sıkıcı geldi.
Belki hiçbir yerleşim merkezinden geçmeyişinden, belki yol üzerindeki mola yerlerinin azlığından ya da mevcut mola yerlerinin de benim gibi eskiye meraklılara hitap etmeyişinden olsa gerek, otoyoldan çok hoşlanmıyorum.
Halbuki eskiden iki şerit üzerinde gidiş geliş olarak çalışan bu yolda özellikle de otobüsle seyahat etmek gerçekten keyifliydi.

Gerek geçtiği güzergah üzerindeki yerleşim yerleri, gerek durulup dinlenilebilecek yerler açısından bu yol çok çok güzeldi. Hele ki, iyi bir O302 Mercedes otobüsle seyahat ediyorsanız, kaptanınız da biraz bu işlere gönül vermiş biriyse ve de yeriniz de ön sıralardaysa o zaman bu yolculuğun keyfine doyum olmazdı.
Yalnız her ne kadar ben biraz güzelliğini abartsam da aslında bu yol o yılların ağır vasıtaları için zorlu bir yoldu. Uzun rampalar, senkromeçsiz şanzumanlar, güçsüz motorlar, dakika başı patlayan kabak lastikler, imkansızlıklar, yorgunluk ve çaresizlikler o yılların ağır vasıta sürücülerinin en büyük dertleriydi.
1970-80 lerdeki eski Ankara-İstanbul yolunu zorlu noktaları açısından şöyle bir gözden geçirelim isterseniz.
Ankara’dan çıkışta kayda değer bir bölge yoktur. Susuz-Saray ve Aydın köylerini geçtikten sonra Kazan’a gelinir. Kazan’ı geçince karşıdan Kurtboğazı rampası belirir. Burada tırmanma şeridi vardır. Yani üç şeritli bir yoldur. Orta şerit rampa çıkanlar için sollama şerididir. Dalma şeklindeki bu rampa kısadır ama özellikle yüklü kamyonlar için problemdir.

Kargasekmez ne yamandır
Kızılcahamam’a yaklaşırken Akdoğan köyü içerisinden de geçen yine uzunca bir rampa vardır. Burada da tırmanma şeridi vardı.
Akdoğan rampasını geçince yolun en zorlu kısımlarından birine gelinir. Bölge Trafik istasyonunu geçince meşhur Kargasekmez rampası bizi karşılar. Uzun ve virajlı bu rampa önceleri hem gidiş ve hem de geliş olarak kullanılan tek şeritli bir yoldu. Daha sonradan iniş yoluna ilaveten başka bir güzergahtan daha az eğimli bir çıkış rampası da inşa edilmişti. Bu rampa halen de yoğun olarak kullanılan bir yol.

O yıllarda bu rampaya tırmanan ağır vasıtaların çoğu iki takviye veya düz birinci viteste ağır ağır çıkarlarken egzostlarından birer metre alev atarlar ve bazıları da sıcak yaz günlerinde rampanın ortalarında su kaynatarak yolculuklarına zorunlu molalar verirlerdi.
Kızılcahamam geçildikten sonra yolun eğlenceli bölümlerinden birine daha gelinirdi.Aslında burada iki alternatif vardır. Direkt devam edince Azaphane geçidine girilir. Azaphaneye girmeden sola Çamlıdere istikametine sapılınca da Avdan Varyantı üzerinden Azaphane’nin üst tarafına çıkılır. Azaphane geçidi de tırmanma şeridi olan bir yoldur. Ve özellikle ağır ve yüklü araçlar için gerçekten bir azap noktasıdır.

Buradan sonraki zorlu nokta Akyarma Geçidi’dir. Uzun ve dik rampa hem iniş ve hem de çıkışta yer alır. Bundan sonra yolun en uzun, en manzaralı ve en hareketli rampası olan Bolu Dağı rampası gelir. Bolu Dağı uzun yıllar üç şeritli, kimi yerlerde de iki şeritli kullanıldı. Şimdiki gibi iki gidiş ve iki geliş yapılması sanıyorum 1999 depreminde yolun bir kısmının uçmasından sonra oldu.

Bolu Dağı’nda yılın her mevsiminde sis görülür. Buraya sarı sis lambaları da 1990’lı yıllarda konulmuştu. Bu lambalar halen de mevcut. Bolu Dağı’ndan sonra artık kayda değer bir rampa ya da zorlu bir mevki olduğu söylenemez. Dilovası’nı Gebze’ye bağlayan kısa rampayı atladıktan sonra İstanbul’a ulaşılırdı.

 

Bu yolun tam orta noktasında yer alan Düzce, o yıllarda kendi halinde bir ilçeydi. Düzce girişinden itibaren gerek otobüslere ve gerekse kamyonlara hitap eden pek çok dinlenme tesisi vardı. Bu tesislerin hepsi de aslında kalite olarak biribiriyle aynı seviyedeydi. Bazıları belki biraz daha temizdi.
Bayat pilavlardan yapılan yayla çorbaları, kaynamaktan patatesleri erimiş haşlamalar plastik kovalara konmuş dilimli bayat ekmekler, paralı ama çok pis tuvaletler, kaynamaktan zift gibi olmuş karbonatlı çaylar buraların genel özelliklerindendi.

Kaptanlara mahsus komposto!
Hatta alkol bağımlısı kaptanlar için “kaptanlara mahsustur” yazan ayrı bölümlerde votkalı kompostolar bulundurulduğu bile söylenirdi.
Tesislerin en ilginç taraflarından birisi de mikrofonla yapılan anonslardı. Garsonlardan diksiyonuna bakılmaksızın mikrofon başına gönderilen birisi “Annkaradan İssstanbul isstikame…giden birinci araba Gazzzanfer Billge yolcuları, arabanız hareket halindedirrr” şeklinde bir anons yapıp, kapatırken de mikrofona üflerdi.
Burada anlaşılmayan iki husus vardı aslında. Birincisi gece vakti oraya uykulu bir şekilde inen yolcu kendisinin birinci mi, ikinci mi yoksa beşinci arabada mı olduğunu nasıl bilecekti. İkincisi ise araba hareket halindeyse zaten binmesi mümkün değildi.

Şimdi bile bazı mola yerlerinde bu tip anonsları duyabiliyoruz. Artık “geleneksel” olmuş bir tarz bu.
Burada otobüs şoförlerinden bahsetmesem olmaz. Ankara-İstanbul arası o yıllarda yaklaşık sekiz saatlik bir süre tutardı. Otobüsün şoförünün hız merakına, verdiği mola sayısına ve de hava ve yolun durumuna göre de bu süre değişebilirdi.
O yıllarda otobüslerde şimdiki gibi bir manga insan olmaz sadece bir şoför ve bir de şoför adayı muavin olurdu. Muavinler otobüste her işi yaptıkları gibi fazla şoförlük istemeyen yerlerde otobüsü de kullanırlardı.
Otobüs şoförleri de gece gündüz, kar kış demeden tek başlarına bu sekiz saatlik yolu gider gelirlerdi.

O302 şoförlerinde en beğendiğim hareket iki şeritli yollarda büyük ustalıkla yaptıkları sollamalardır. Kısaca anlatayım.
Bir rampada öndeki kamyonu sollamak için kamyonun arkasına bir karış mesafe kalıncaya kadar yaklaşılır. Vites gaza yüklenildiğinde otobüsün fırlayabileceği bir vitese alınır, devir saati ikibinli devirlere yaslanır. Sol el yan camdan sarkarken direksiyon sağ elle tutulur ve sol tarafa doğru iyice eğilerek yolun durumu gözetlenir.
Önünde sollamaya yetecek kadar bir boşluk olduğu değerlendirildiğinde önce aynadan arka kontrol edilir, sol elle sinyal kolu çekilirken birden bire sola direksiyon kırılarak kamyonun arkasından çıkılır. Ve hatta takviye düğmesi de ilave güç için çekilirken debriyaj “tepilir”, takviyenin geçmesi sağlanır.

Kamyon sollanırken mutlaka karşıdan selektör yapa yapa bir başka kamyon da gelir. Gelen araç çok önemsenmez. İki kamyon arasından kendi şeridine “kesmece” bir şekilde girerken de korna ve sellektör ile her iki kamyona “saygılar” sunulur.
Bu sollamaların bu şekilde gece de yapıldığını söylememe gerek yok herhalde. Tabii bu şekilde ucuz atlatılmayan sollamalar sonucu çok insanımız da sağlığını ve hayatını kaybetmiştir, o da başka bir konu.
Bu bahsettiğim eski yoldan bir yolculuk yapmanızı tavsiye ederim. Gerek doğal güzelliklerinin yoğunluğu ve gerekse yaşattığı nostalji nedeniyle ben sıkça bu yolu tercih ediyorum. Ve her geçişimde de “Nerede o eski yolculuklar” diyorum.

M.Ali Sade
2011

2 Yorum

  1. Can Berksoy dedi ki:

    Ne diyeyim, ben pek fazla özlemiyorum o günlerdeki yolları. Yazan arkadaş biraz geçmişi özlemiş gibi…
    Eski Ankara İstanbul yolu eskiyi özleyen vatandaşlar için alternatif olarak durmakta olduğunu hatırlatır, şimdiki yolun ise betonlaşmış şehirlerimizden sonra Ankara’ya giderken yeşilin tüm renklerini izlemek ve de gözü yorucu beton yığınları görmemek huzur verici olduğunu belirtirim.

  2. Mahmut Bulur dedi ki:

    İki kez gittim, bağımlılık yaptı. Yol üzerindeki kıraathanede durup çay içerek doğayının tüm güzelliğini seyrederek yol almak çok keyifli. Otoyolda otomobil kullanmak gibi monoton değil, her kilometresi ayrı güzel bir yol. Artık maalesef mümkün olmasa da geçmişte yaptığım onlarca 0302 yolculuklarını da hatırlatması açısından çok keyifli.
    Fakat İstanbul yönünde Bolu dağından yani Kaynaşlı’dan sonra çok fazla yerleşim birimlerinin içinden geçmesi ve bu yerleşim birimlerinin yol boyunca sıralanmış oluşundan dolayı çok fazla trafik ışığı var ve bu durum can sıkıyor.