Land Rover Defender 110

 Land Rover Defender 110

 

Her zaman denk gelmeyecek çok acayip bir araçla karşı karşıyayız. Çok marifetli, yapamayacağı bir şey yok gibi. Tereddütsüz atalarının izinde.

 

Yazı: Sarper Sabuncu

Fotoğraflar: Süreyya İZGİ

“Never meet your heroes.” Bizleri kahramanlarımızla tanışmamak konusunda tembihleyen bu sözün haklılığı tartışılabilir. Fakat şahsım adıma konuşmam gerekirse; her ne kadar kahramanlarımın bir kısmıyla tanışma, hatta karşılıklı rakı masasında oturma şansına bile erişmiş biri olarak hepsinin olmasa da bir kısmının olumsuz yönlerini kolayca gördüm. “İyi de bunun Defender’la ne ilgisi var?” dediğinizi duyar gibiyim.

Şöyle izah edeyim: Otomobil üreticilerinin uzun zamandır geçmişlerindeki tozlu sayfalardan kahramanlarını yeniden getirip önümüze koyma konusunda teşne olduklarını biliyoruz. Chrysler 90’ların sonunda PT Cruiser ile bu fitili ateşlerken Volkswagen de New Beetle ile takip etti. BMW, 50’li yıllardaki 507’ye yeniden hayat verip Z8’i sunup işe yarayan bu formülü akabinde MINI markasında uygulayarak bu çetenin ele başı oldu. Sonrasını daha iyi biliyoruz; Fiat 500, Toyota FJ Cruiser, Mercedes SLS AMG, Alpine A110 ve Land Rover Defender. Unuttuğumuz birkaç model ve bir de ağzımız sulanarak baktığımız Ford Bronco var tabii. Mercedes G Serisi, Porsche 911 veya Jeep Wrangler gibi günümüze kadar soluksuz gelmiş, geri dönüş yapmalarına gerek kalmamış modelleri saymıyoruz. Gerçi Defender’dan da sadece 2016 ve 2020 yılları arasında mahrum kaldık ama olsun…

Geçmişte peynir ekmek gibi satıp da geri dönüş yapan modeller, genellikle gönderme yapıldıkları kahraman otomobillere yaraşmamakla suçlandılar ve bu yüzden seleflerinin gölgelerinde kaldılar. MINI Cooper ve Fiat 500 boyutlarıyla, artık minik bir otomobil olmamalarıyla, New Beetle motorunun önde olmasıyla eleştirildiler. Belki de halk kimliğiyle ilk arazi aracı olarak tanıdığımız Defender’ın bu otomobillerden olduğunu düşünüyorum. Çiftçilerden fırıncılara pek çok iş koluna hizmet ettiler. Ek olarak da ordular, itfaiyeler ve sağlık kuruluşlarının zorlu koşullardaki vazgeçilmez ulaşım aracı oldular. Bu yüzden de kahraman sıfatına layık olduğunu düşünüyorum. 2015 yılında Defender’ın veda edeceği açıklandığında o zaman çalıştığım İngiliz dergisinde uzun sayfalar dolusu bir konu hazırlamıştım. O zaman da okuduklarım hafızama kazındı. Bir de 007 meselesi var tabi. Adana’da haşat olduktan sonra Harrods’ta sergilenenden bahsetmiyorum. Geldi gelecek diye beklediğimiz “No Time To Die” filminde Defender’ın nasıl haşat edil(eme)diğini gösteren sahne arkası videolarından da gerçekten etkilenmiştim. Uzun lafın kısası, Land Rover bana Defender’ı çok iyi pazarladı. Bu yüzden de tanışmaktan çekindiğim bir kahraman haline geldi.

Peki tanışmamız nasıl geçti? Yolda defalarca görmüş olmama rağmen baş başa ilk karşılaşmamız son derece etkileyici oldu. En azından benim açımdan. Defender son derece güçlü ve görsellerdekinden çok daha haşmetli bir görünüme sahipti. Boyutu o kadar etkilemişti ki detaylara fazla odaklanmadan kendimi içeride buldum. Ah o kabin yok mu… Direk içimdeki fonksiyonellik fetişini harekete geçirdi. Sağ koltukta yolcu olarak ilerlerken tek yaptığım sağı solu kurcalamak oldu. Torpido panelinin iki ucundaki tutamaçları deniyor, kolumu multimedya ekranının arkasına daldırıyor, sürekli bir yerlerde işe yarar bir şeyler arıyordum.

Bu kocaman otomobilde kabinin çok az düğme ve butona rağmen sıkıcı görünmüyor olması gerçekten hoşuma gitti. Bütün multimedya düğmeleri 10 inçlik bilgi-eğlence sistemi ekranına taşınırken sadece ses açıp kapatma butonu açıkta bırakılmış. Klima kontrolleri için de bir düğmeye birden fazla özellik atayan Land Rover koskoca ön konsolda 14-15 düğme kullanarak paydos etmiş. Bu düğmelerin yerini de saklama alanları almış. Gösterge panelinin sağını ve solunu da küçük eşyalar için kullanılabilir hale getiren Land Rover, yolcunun önünde de kocaman bir raf sunuyor. Orta konsolda kol dayamanın altında hatırı sayılır bir alan bulunurken önünde ince bir göz ve iki adet bardaklık yer alıyor. Onun önündeki alan ise 1.5 litrelik şişenin sığabileceği derinlikte. Bu her ne kadar fazla fazla alan sunulduğu anlamına gelse de cüzdan, telefon, maske gibi sık kullanılan nispeten küçük eşyalar için erişmesi zahmetli olabilir. Haa, kapı içlerindeki perçinleri de unutmamak gerek, eskiye gösterilen hürmet gerçekten takdire şayan.

 

Arka tarafa geçtiğimizde yaşam alanı bolluğu devam ediyor olsa da saklama alanları konusunda biraz noksan bırakıldığını söylemeliyim. Koltukların arkasındaki gözler sadece kısıtlı alandan dolayı değil, aynı zamanda kullanışsız olmalarıyla da eleştiriyi hak ediyor. Kapı içlerindeki gözler de öndekilerden boyut olarak son derece uzakta. Başta da söylediğimiz gibi baş ve diz mesafesi konusunda cömert davranılmış ve orta koltuk da beklenenden daha konforlu. Bagaj mı? 857 litre!

Direksiyona geçelim artık. Yüksek oturma pozisyonuna sahip otomobilde doğru koltuk pozisyonunu bulmak biraz zahmetli olabiliyor. Hele elektrikli ayarlanır koltuklara alıştıysanız. Bizim test aracımızda sadece sırt ayarı ve bel desteği elektrikli ayarlanabiliyordu ve sırt ayarının bel desteği etrafına adeta gizlenmiş kontrol düğmesini bulana kadar neredeyse bir gün geçti. Direksiyon da yükseklik ayarı açısından biraz kısıtlanmış gibi. Ama direksiyonla ilgili göze batan şey bu değil.

Yolda ilerlerken de ilk başta direksiyon sistemi dikkatimi çekti. İki tondan fazla ağırlığa (2323 kg) ve tombul arazi lastiklerine rağmen direksiyon hem hassasiyet hem de tepkiler olarak şaşırtıcı derecede tatmin ediciydi. Standart olarak havalı süspansiyonla gelen Defender bozuk yollarımızda konfor seviyesini muhafaza etme konusunda başarılı olsa da darbeleri kabine iletirken biraz dobra olabiliyor. İki tondan ağır bir otomobilde kaz tüyü yastık olmasını beklemiyorduk tabi. Ama monokok gövdeye geçiş yapan otomobilin bu süspansiyonla birlikte olduğundan çok daha hafif hissettirdiği konusunda hakkını teslim edelim. Ses ve titreşim konusuna gelecek olursak test otomobilindeki arazi lastikleri Defender’ın bu konudaki başarısını törpülüyordu. O yüzden yol lastikleriyle kullanmadan yorum yapmak bu noktada pek de doğru olmaz.

Fakat lastik ne olursa olsun motor değişmez, öyle değil mi? Uzun bir süredir Jaguar Land Rover ailesinden tanıdığımız 240 HP’lik Ingenium dizel motor Defender’da da görevini başarıyla yerine getiriyor. Uyum konusunda ununu eleyip eleğini asmış bu motor-şanzıman kombinasyonuna ve başarılı sürüş özelliklerine rağmen direksiyon arkasında vites kulakçıkları olmasını beklerdim. Ayrıca belirtmem gerekir ki aşina olduğum motorun sesi bana Defender’da biraz daha agresif geldi. Sanki 3 litrelik bir V6 motor varmış hissi uyandırdı.

Gelelim Defender’ın alamet-i farikasına. Yol dışında yaptıklarına ve yapabileceklerine. Yol üzerinde bizi şaşırtan ve selefinin üzerine kalın bir çizik atan Defender’ın bu konuda aşması gereken eşik bir hayli yüksekte. E haliyle kendisi de yüksekte konumlandırılmış. Havalı süspansiyonla birlikte Defender yaklaşık 30 cm yerden yüksekliğiyle selefinden beş cm daha yüksek olmakla kalmıyor, aynı zamanda satıştaki en yüksek otomobillerden biri oluyor. Haliyle de çılgın rakamlar sunuyor. Yaklaşma uzaklaşma açısının elbette burada yazabileceğim bir değeri var ama bana bu değeri soracak olursanız; “burada kesin tamponu bırakıyoruz” dediğim her yerden sorunsuz geçecek kadar iyi. Belki bu sayfalarda yeni karşılaşıyor olabiliriz ama sizi temin ederim sınırları sandığınızdan fazla zorladım.

Goodyear Wrangler’ın DuraTrac lastikleri bulunan test otomobilimiz bizi hiçbir engelde üzmedi. Kabul ediyoruz, Defender’ın o alt edilemez hissini benimseyene kadar biraz tereddüt etmemize sebep oldu ama bir yerden sonra tereddüt ettiğimiz yerlerin yürümesi bile zor zeminler olduğuna kanaat getirdik. Yağmurlu havada tutunmakta zorlandığı çamur dolu coğrafyada JLR modellerinde All Surface Progress Control olarak tanıdığımız kalkış sistemini kullanarak engelleri aştık, kurtarmadığı yerlerde de arazi vitesi kutusunu seçip gazı kökledik. Plajlarda çekiş kontrol sistemini kapatıp azıttık, suların içine göz kırpmadan daldık. Karda da gerçek bir kar küreme aracı gibiydi. Gerekirse coğrafyayı değiştirip yoluna devam ediyor kar panteri! Aynı yerlerde ve koşullarda kullandığım farklı otomobiller, ısınma ve arıza uyarıları verirken Defender’ın gıkı çıkmadı. Sonrasında da zaten yenilmez özgüvene sahip bir ikili olduk. Ve ve ve, bütün bunlar olurken koltuğumuzda paşalar gibi konforla oturuyorduk, rahatımız yerinde, keyfimiz kekaydı!

Peki kahramanımla tanışmam iyi mi oldu, kötü mü oldu? İki seçeneğe de evet diyorum. İyi yanı; gerçekten olması gerektiği kadar kabiliyetli ve sağlam olduğunu gözlerimle gördüm, haşmetine, kabinine hayran kaldım. Hatta tadı damağımda kaldı. Kötü yanıysa fiyatı 1.6 milyon TL’den başlıyor. Fiyat etiketinin kötü yanı olmasında kendisinin bir suçu olmadığını bildiğim için bu durumun hemen satın alamayacağım için benim açımdan kötü olduğunu belirtmemde fayda var. Yoksa ailesinin diğer üyeleri gibi “pahalıyım ama narin olabilirim” hissiyatı Defender’da mevcut değil. Uzun vadede de bu konuda kendini kanıtlayacaktır.

Yani neticeye gelmem gerekirse Defender parasının hakkını verebilecek, sağlam, kabiliyetli, çok yönlü, etkileyici bir otomobil. Eksikleri yok mu? Tabii ki var. Ama bu eksiklikler otomobili satın alırken kabul edeceğiniz türden eksiklikler. Satın aldıktan sonra her türlü koşula ve mekana optimum derecede uyum sağlayacağından şüpheniz olmasın.

 

+ Yapamayacağı hiç bir şey olmadığını hissettiriyor

+ Süspansiyon olağanüstü

+ Müthiş retro uyarlama

+ Konforlu arazi yetenekleri

+ Elektronik donanımlar

– Gizlenmiş direksiyon ve koltuk ayarları

– Saklama alanları yetersiz

– Kamyonet boyutları şehirde herkese göre değil

– Sınırlı geri görüş

 

Yakıt tipi: Dizel

Motor hacmi (cc): 1999

Motor gücü (HP/d/d): 240@4000

Maksimum tork (Nm/d/d): 430@1400

Vites kutusu: 8 ileri otomatik

Maksimum hız (km/s): 188

0-100 km/s hızlanma (sn): 9.1

Tüketim (şehiriçi/şehir dışı/karma) (lt/100 km): 5.4/4.0/4.5

Ağırlık (kg): 2248

U/G/Y (mm): 5018/2008/1967

Aks mesafesi (mm): 3022

Bagaj hacmi (lt): 857/1946