Yedek parça

 Yedek parça

Bu ay otomobil maceramız Ankara’da geçiyor. Hepimiz eski otomobillerimize parça aramışızdır. Bu maceramız da parça arama üzerine. Ama umutsuz bir hikâye. Yine otomobilin markasını vermiyorum ama bazı ipuçları var, oradan tahmin edebilirsiniz.

Mehmet Tarım Bakanlığı kavşağında trafik ışıklarında bekliyordu. Lamba yeşile dönünce yavaşça debriyaja bastı, vites kolunu kendine çekerek aşağıya bastırdı. Hayret, hiç de cartlamadan birinci vitese geçmişti. Fren pedalını bırakıp ayağını debriyajdan çekerken yaşlı otomobil geriye doğru kaymaya başladı. Hemen frene bastı, tekrar vitese takmayı denedi, yine olmadı. Kol nedense çok yumuşamıştı ve sanki kumanda etmiyordu. Yedi sekiz denemeden sonra vazgeçti. Arabasını geriye doğru kaydırıp yolun en sağına park etti. Kaputu açıp anlarmış gibi içeriye doğru baktı. Ona göre her şey yerli yerindeydi, bir aksaklık yoktu. Kaputu kapatıp tekrar denedi ama sonuç yine aynıydı.

Kendisi otomobilden çok anlamadığı için etrafta yardım edebilecek birileri var mıdır diye bakındı. Sonunda kavşakta yolcu bekleyen yaşlı bir taksiciden yardım istedi. O da denedi ama olmadı. Taksici bir tamirci edasıyla “Bunun debriyajı gitmiş. Benim Chevrolet’te de olmuştu. Balatayı sıyırmışsın. Çok mu zorladın ne yaptın?” dedi. Mehmet iyice telaşlandı. Bir tamirciye müracaat etmekten başka çare yoktu. Otomobilin motorunu stop edip kapılarını kapattı. Otobüs durağından bir belediye otobüsüne binip sanayi çarşısının yolunu tuttu. Otobüste bu otomobili satın alırken satan adamın anlattıkları aklına geldi. Adam satarken “Çok sağlam ve kullanışlı bir otomobildir. Amerikanlara göre de çok az yakar. Sanayi çarşısına çok zor gidersin. Kaldı ki parçası, ustası boldur ve işleri ucuzdur” demişti. Hâlbuki otomobil neredeyse her hafta sanayiye düşüyor ve bir sürü de masraf çıkarıyordu. Bu kadar sık gidip gelmekten dolayı ustalarla belli bir samimiyet bile doğmuştu. Parçası da bol değil bilakis kıt ve pahalıydı. Çoğunlukla başka markaların malzemeleri arıza yapan parçanın yerine uydurulmaya çalışılıyor ve tabii ki bu da verimsiz oluyordu.

Mehmet otobüste cüzdanını kontrol etti. Neyse ki yanında çocuğun sünneti için biriktirdiği para vardı. Masraf çıkarsa oradan harcayabilirdi. Tamircisi Mehmet’i arabasız görünce nedense sevindi. Belli ki bir iş çıkacaktı. Mehmet durumu anlattı, oradaki taksicinin söylediklerini söyledi ama usta bir yorum yapmadı. “Yandaki arkadaşın kamyonetini alıp gidelim, orada bakarız. Yapamazsak çeker buraya getiririz” dedi.

Tarım bakanlığı kavşağına geldiklerinde bir trafik polisi defterini çıkartmış, uygunsuz park yüzünden ceza yazıyordu. Mehmet polise gidip kendisinin de devlet memuru olduğunu, otomobil arıza yaptığı için buraya bırakmak zorunda kaldığını anlatsa da ceza kesilmişti. Yapılacak bir şey yoktu.

Otomobili bir halatla kamyonete bağladılar ve yavaş yavaş çekerek sanayi çarşısına kadar getirdiler. Usta aslında ilk muayenesinde arızayı anlamıştı ama Mehmet’e fark ettirmedi. Çünkü şanzımana kumanda eden direksiyon kovanı içerisindeki düzenekten şanzıman kapağındaki mekanizmaya irtibat sağlayan ince bir kolun ucundaki segman çıkmış dolayısıyla vites kolu çalışmaz olmuştu. Gerçi kol da biraz eğikti aslında ama düzeltilebilirdi. Otomobili ittirerek dükkânın içine aldılar. Ön tarafını kriko ile kaldırıp iki tekerleğin altına da sehpa ile destek yaptılar, seyyar lambayı da otomobilin altına uzattılar. Usta alta girip duruma yakından baktı. Aslında hiç sökmeden de bu çubuğu yerine oturtmuş olsa arıza düzelecekti. Ama o biraz da işi uzatmak için çubuğu yerinden söküp aldı ve götürüp tezgâh üzerindeki mengeneye bağladı. Çekmeceden aldığı tel fırça ile çubuğu yağ ve kirden arındırdı. Bu arada çubuğun ucundaki segman da fırlayıp gitti. Usta Mehmet’e belli etmeden uzunca bir süre bu segmanı yerlerde aradı, bulamadı. Raftaki konserve kutusunun içerisinde bu segmandan bir tane olacağını hatırladı. Tam ona uzanırken de ayakkabısının altında bir sertlik hissetti. Ayağını kaldırmaya fırsat bulamadan “çıt” diye bir ses geldi, çelik segman ortadan ikiye bölündü. Kaldı ki konserve kutusu içerisindeki ıvır zıvırların içinde de bu segmandan yoktu. Segmanın parçalarını yerden aldı, tezgâhın üstüne bıraktı. Çubuğu da mengeneden söküp bir sigara yaktı. Mehmet’e dönüp : “Segmanı kırıldı ama bu çubuk da eğrilmiş. Düzeltmeye çalışırsak bu çubuk çeliktir, kırarız. En iyisi bunun yenisine bakalım. Sen şunu al, arka caddede acente var, bak bakalım var mıymış” dedi.

Mehmet parçacıdaki elemana çubuğu gösterdi ama eleman buna bir yorum yapamadı. Arkada oturan patrona gösterdi. Yaşlı adam: “Oğlum, bu vites arayıcı çubuğu. Arka taraftaki sandığın içerisinde bunlardan yağlı kâğıda sarılı olarak birkaç tane vardı. Git bak bakayım” dedi. Eleman eli boş döndü. Mehmet patrona bu parçayı nerede bulabileceğini sorunca yaşlı adam: “Büyük sanayide bir parçacı daha var. Onda da bulabileceğini sanmıyorum. Çünkü onlar artık eski modelleri bıraktılar. Yine de bir bak. Ancak senin arabanın Düzce’de çok iyi bir tamircisi olduğunu biliyorum. Zaman zaman bizden de parça alır. Onun kendisinde de özellikle hurdalardan oluşan çok iyi bir parça stoku var. Onda bu parçayı bulabileceğini sanıyorum” dedi. Mehmet diğer acenteye de gitti ama parça yoktu. Çaresiz ustanın yanına döndü. Usta aslında o çubuğun bulunmayacağını çok iyi biliyordu. Hatta Mehmet parçayı aramaya gidince komşularından kırılan segmana benzer bir şey olup olmadığını da araştırdı ve benzer bir şey de buldu.

Mehmet gelince çubuğun üzerine bulduğu segmanı taktı. Biraz bol olsa da yerine oturdu. Ama kolayca yerinden çıkıyordu. Otomobilin altına girerek çubuğu yerine oturttu. Yerden bulduğu bir tel parçasıyla üzerinden sararak sağlamlaştırmaya çalıştı. Daha sonra da şoför koltuğuna oturup vitesi denedi. Orijinali gibi değildi ama viteslere zorlayınca geçiyordu. Otomobili sehpadan indirip bir de yolda denediler. Mehmet “hiç yoktan iyidir” diye düşündü. Ustanın parasını ödedikten sonra dükkândan ayrıldı. Ana caddeye çıkmak için ilerlerken vites yine boşa çıkıverdi. Sağa çekip stop etti ve yürüyerek dükkâna geri döndü. Usta ve çırakları otomobili dükkânın yanına ittirerek çektiler. Usta çubuğu söktü ve bir gazete parçasına sararak Mehmet’e verdi.

Mehmet küçük fermuarlı çantasına pijamasını, temiz bir takım çamaşırını, havlusunu ve gazeteye sarılı çubuğu koyarak ertesi sabah ilk otobüsle Düzce’ye gitti. Kısa bir araştırmadan sonra tamircinin dükkânını buldu. Elindeki küçük çantadan çıkararak çubuğu gösterdi. Tamirci hafifçe gülümsedi: “Arkadaşım, bu çubuğa biz arayıcı çubuk deriz. Çok da çabuk bozulan bir şeydir. Bir müşterimin bundan dolayı yatan otomobilinin şanzımanını yapmıştım. O zaman bu çubuğu İstanbul’dan alıp gelmişti. Bende çıkma pek çok parça var ama bu parça maalesef yok. Belki segmanı olabilir ona bakayım. Segmanı bulabilirsek yandaki tornacıya bunun eğriliğini düzelttirebiliriz” dedi. İçeriye girip yaklaşık on beş dakika parçayı aradı, ama nafile, bulamamıştı. “Bende kartı var. Bak İstanbul Sirkeci’de şu arkadaşta bu parça var. Bahsettiğim arabaya da oradan almışlardı. Bulursan orada bulursun” deyince Mehmet “Nereden aldım bu arabayı, dertsiz başıma dert açtım. Keşke bir Amerikan arabası alsaydım, buralarda gezinmezdim. Onların bütün parçaları var hâlbuki” diye aklından geçirip çaresiz İstanbul’a gitmeye karar verdi.

İstanbul’da Harem otogarına geldiğinde hava kararmak üzereydi. Otobüsten inince araba vapuruyla Sirkeci’ye geçti. Elindeki karta baktı. Alemdar Caddesi yazıyordu. Sorarak caddeyi ve parçacıyı buldu, ama parçacı çoktan kapatmıştı. Vitrinindeki malzemelere baktı. Elindeki çubuğa benzer bir şey göremedi. O geceyi oradaki ucuz bir otelde geçirdi. Sabah erkenden de parçacının kapısına dikildi. Gittiğinde dükkân açılmıştı. Parçacı çubuğu görüverince hemen tanıdı. “Bundan yıllar önce birkaç tane getirmiştik, bir bakayım kalmış mı” dedi ama eli boş döndü. Bir kâğıda bir şeyler yazdı ve Mehmet’e uzattı:“Şimdi aşağıdaki garın önündeki otobüs duraklarından Taksim dolmuşlarına bineceksin. Oradan da inince sorarsın Elmadağ’da bu senin otomobilin acentesi var. Genellikle aranan her şey bulunuyor. Bu kâğıda da tam adresini yazdım zaten” dedi.

Mehmet garın önüne geldi, Taksim dolmuşunu beklemeye başladı. Ama buradaki dolmuşlarda Ankara’daki gibi üzerinde nereye gittiği yazmıyordu. Dolmuş durağa yanaşınca herkes gideceği yeri söylüyor, şoför de keyfine ve yolcunun durumuna göre başını sallayarak yolcuyu alıyordu. Nihayet Mehmet’in “Taksim mi?” sorusuna cevap veren bir dolmuş şoförü olmuş ve Mehmet de ön tarafta şoförün hemen yanına oturuvermişti. Dolunca da hareket ettiler. Otomobil 1956 model bir Plymouth’tu. Şoför tam bir İstanbul şoförüydü. Karaköy’de Mehmet’e göre daracık sokaklarda Plymouth’u jet gibi sürüyor, bir de gelen geçenlere laf yetiştiriyordu. Otomobilin gidişi Mehmet’in çok hoşuna gitmişti. Elindeki çantadan parçayı çıkararak şoföre gösterdi ve Ankara’dan bunu bulmak üzere buralara geldiğini anlattı. Şoför : “O arabayı alırken kimseye danışmadın mı? Bunun gibi bir Amerikan alsaydın belki azıcık çok yakardı ama hiç parça aramazdın çünkü böyle şeyleri bozulmaz bunların” dedi. Sohbet koyulaştı. Şoför de Mehmet’e acıdı ve onu parçayı alacağı Elmadağ’daki acenteye kadar getirdi. “Bak işte şu karşıdaki apartmanın altına git. Sana verilen adres orası” dedi.

Acente Mehmet’in Ankara’da gittiği acente gibi değildi. Ortalıkta bazı koliler ve büyük parçalar vardı ama yedek parçaya dair bir şey yoktu. Masada oturan görevli Mehmet’in elindeki çubuğa baktı. Sonra otomobilin modelini sordu. Arkadan kalınca bir katalog bulup oradan parçayı araştırdı. Daha sonra bulduğu resmi Mehmet’e gösterdi, “bu olmalı” dedi ve küçük bir kâğıda resim üzerindeki parça numarasını yazıp gitti ve geri geldi. “Beş dakika oturun, arkadaşlar getirecekler” dedi. Gerçekten de kısa bir süre sonra balmumuna bulanmış ve yağlı kâğıda sarılmış olarak çubuk geldi. “Bu da son kalan parçaymış” dedi getiren genç. “Bir daha arasanız Fransa’da bile yok bu parça“… Eskisiyle yan yana koyup kıyasladılar. Evet, tıpa tıp aynıydı. Küçük bir naylon poşet içerisinde de iki ucun segmanları vardı. Mehmet “borcumuz nedir?” diye sorunca masada oturan kollu Facit marka hesap makinesiyle birkaç hesap yaptı ve oldukça pahalı bir fiyat söyledi. Ama çare yok bu para ödenecekti. Öyle de oldu. Eski ve yeni çubuk ile adına kesilen faturayı çantasının içerisine düzgünce yerleştirdi.

Hava çok güzeldi. Parçanın da bulunmasına sevinen Mehmet oradan Taksim’e kadar yürüdü. İstiklal Caddesi’nde de şöyle bir tur attı. Tünele binerek Karaköy’e geldi. Köprüyü de yaya olarak geçip Eminönü’ne ulaştı. Karnı acıkmıştı. Gözüne deniz kenarında teknede balık ekmek satan balıkçıları kestirdi. “Karnımı doyurup buradan yine araba vapuruyla Harem’e geçerim. İlk bulduğum otobüsle de Ankara’ya giderim” diye düşündü.

Balıkçıya “bana da bir tane yapsana” diye seslendi. Cüzdanını çıkartmak için çantasını yere bıraktı. İstanbul’a gelmeden ona “aman cüzdanına sahip ol, oralarda çok yankesici varmış” diye tembihlemişlerdi. O yüzden cüzdanını arka cebinden çıkarırken sıkı sıkıya tuttu. İçinden parasını çıkarırken de çok dikkatli davrandı. Balıkçıya parasını verip cüzdanını dikkatlice arka cebine yerleştirdi. Cebinin düğmesini de iliklemeyi ihmal etmedi. Balık ekmeğini bir tane ısırdı. “Aman yarabbi, bu ne lezzet” diye aklından geçirdi. Çantasını yerden almak için elini uzattı. Çantanın yerinde yeller esiyordu. Telaşla etrafına bakındı, herkesin elindeki çantalara baktı. Çantasını çalmışlardı. İşin en kötü tarafı zor bela bulduğu ve bir eşi daha olmayan arayıcı çubuğun hem yenisi ve hem de eskisi de çantanın içindeydi. Üstelik çocuğun sünnet parasının da pek çoğu bu işler için harcanıp gitmişti. Elindeki ekmeği bile kenara bırakıp kendisine yardımcı olacak bir polis aramaya başladı. Meydanda trafiği idare eden trafik polisinin yanına koşup durumu anlattı. O da ona garın karşı aralığındaki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne müracaat etmesini söyleyince yine koşarak oraya gitti. Alt katta bir büroya derdini anlatan bir dilekçe verdi. Dilekçeyi alan memur ona bu civarda bu tür pek çok olay olduğunu, çoğunlukla çalınan eşyaların bulunmadığını ama yine de şayet bir netice alırlarsa kendisine ulaşacaklarını söyledi. Bütün keyfi kaçmıştı. O gün akşam Ankara’ya döndü.

Otomobil günlerce sanayi çarşısında yattı. Usta kendisi bu işe çözüm bulamayınca etrafındaki esnaftan teknik yardım istedi. Çarşıdaki bir tornacı direksiyondan vitesi yerden vites haline getirebileceğini söyledi, ama çok para istedi. Otomobil bir ay daha yattı. Derken Keçiören’de bu otomobilin terk edilmiş bir hurdası bulundu. Ama onun da üzerinde şanzıman yoktu. Mehmet iyice bunalmıştı. Bir gün yine sanayide ustayla konuşurken bir hurdacı çıkıp geldi. Otomobile çok cüzi bir fiyat teklif etti. Mehmet düşünürken usta yanına geldi, kulağına eğilerek : “Bu şanzımanın olacağı yok. Olsa bile zaten gurup mili de iyi değil. Ben biliyorum, birinci vites dişlisinde kırık vardı, biz kaynakla doldurup diş yaptırdık. Eli kulağında, yarın öbür gün kırılır. Motor desen yağ yakıyor. Rektifiye vesaire uzun ve pahalı işler. Sat bu hurdacıya kurtul. Bak yeni yerli otomobiller çıktı. Azıcık para biriktir, bir tane al. Gözün kapalı binersin” diye fısıldadı. Mehmet bir süre sakin kaldı, düşündü taşındı. Sonra da “Tamamdır usta, ver parayı sonra da al götür, hayrını gör” dedi. Ertesi gün de hurdacıdan aldığı belgelerle trafiğe gidip otomobili kayıtlardan düşürdü.

Mehmet otomobili sattıktan yaklaşık üç dört ay sonra eve iadeli taahhütlü bir mektup geldi. Mektup İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden geliyordu. Çantasının kaybolması ile ilgili verdiği dilekçe ilgi gösteriliyor ve içinde Mehmet’in adına kesilmiş bir fatura ile iki adet çubuk ve de muhtelif pijama ve çamaşırlar bulunan çantanın hırsızlardan alınarak adli emanete konulduğundan bahsediliyordu.

Mehmet ne diyeceğini, ne yapacağını bilemedi. Arabasını sattığı hurdacı onu tamamen parçalamış ve demir aksamını satmıştı bile. Mektubu okunmayacak kadar ufak parçalara hırsla bölerek yırtıp kapının önündeki çöp tenekesine attı. Bu arada gözlerinden süzülen iki damla yaşa da hakim olamadı.

M.Ali Sade

2015