Yerli limuzinler (!)

 Yerli limuzinler (!)

Hakan o yıl makine mühendisi olarak mezun oluyordu. Yazın dedesinin yanına gideceği için de çok sevinçliydi. Dedesi yıllar önce çalışmak için İstanbul’a göçmüş, yıllarca şoförlük ve dolmuşçuluk yapmış, iyice yaşlanınca da yıllarca çalışıp çabalayarak edindiği tek katlı bahçeli bir evde kendi başına yaşamaya başlamıştı.

Hakan dedesinin sohbetini çok severdi. Evin önündeki verandada ağaçlardan topladıkları meyveleri yerken, dedesi ona eski kamyonları, otomobilleri anlatır, onları nasıl kullandığından, nasıl tamir ettiğinden bahsederdi. O da anlatılanları can kulağı ile dinler, anlatılanlarla üniversite öğreniminde gördüklerini bağdaştırmaya çalışırdı.

Günler birbirini kovaladı, yaz gelip çattı. Annesi ile trene binip İstanbul’a geldiler. Oradan da birkaç vasıta değiştirip akşama doğru dedesinin evini buldular. Dedesi de onları görünce çok sevindi, heyecanlandı. Akşam oturup hasret giderdiler.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra dedesi “gel Hakan, sana bir şey göstereceğim” dedi. Birlikte evin arka tarafına dolaştılar. Arka taraftaki salkım söğüt ağacının altında eski bir otomobil duruyordu. Otomobilin boyaları dökülmüş, yer yer paslanmış, lastikleri de inmişti.

“Hakan, bu otomobil 1955 model bir Chevrolet” dedi yaşlı adam.”En son olarak Üsküdar-Kadıköy hattında ben bu otomobilde çalıştım. Patronum da çok iyi bir insandı, çok iyi anlaşırdık. Ben işi bıraktıktan sonra o hatta minibüsler çalışmaya başlamıştı. Patron da bizim Chevrolet’i hurdacıya vermeye kıyamamış, evinin yanında bir yerde muhafaza ediyormuş. Ama mahallede çocuklar arabaya ve patrona rahat vermeyince o da satmaya karar vermiş. O gün de ben ziyaretine gitmiştim. Hurdacının vereceği parayı ben vereyim deyince bana hediye etti. Oradan bir kurtarıcı ile buraya, evin arkasına getirdim.”

Hakan:”Dede bunun üç yan camı var ve de içinde üç sıra koltuk var. Bu şimdi limuzin mi?” deyince dedesi güldü.”Yok oğlum, bu limuzin falan değil. Bak sana anlatayım”.

“Ben bu otomobilde çalışırken ilk başlarda bu otomobil normal bir otomobildi. Yani iki sıra koltuklu ve benzinli, altı silindirli bir Chevrolet. Ön koltuğun genişliğine bak. Buraya benden başka iki kişi rahatlıkla otururdu. Arkaya da üç kişi, etti mi beş kişi. Bazen yolcular zayıf olursa hadi beyler arkayı dörtleyelim derdim, o zaman da altı kişi birden almış olurdum. Bu otomobilde frenler düz hidroliktir, motordan destek almaz. Direksiyon da düz ve kilitli değil. Azıcık bir rampa aşağı görsem hemen kontağı kapatırdım ki benzin yakmasın.”

Hakan:”Bir nevi start/stop düzeni yani değil mi dede” deyince dedesi gülerek: “ben o dediğinden bir şey anlamadım” dedi.

Hakan:”Yeni otomobillerde de öyle yapmak istesen olmaz mı dede?” diye sordu. Dedesi:”Yeni otomobillerde frenler vakumlu, direksiyonlar hidrolik ya da elektrik takviyeli ve kilitli. Kontağı kapatsan kendi sonunu hazırlarsın. Ne fren tutar, ne de direksiyon döner” dedi ve devam etti:”Bir zaman yapılan ekonomik ayarlamalar sonucu benzin çok pahalandı. Dolmuş benim bütün gayretime rağmen neredeyse sadece benzinci ve tamirciye çalıştı ve para kazanmaz oldu. Durakta bazı arkadaşlar station model otomobiller aldılar. O zaman orta sıraya da üç yolcu daha alınınca kazanç artıyordu. Biz de bu arabayı strapontenli yaptırmaya karar verdik.” O da ne peki dede?” dedi Hakan.”Straponten aslında katlanır koltuk demektir. Ama piyasada içinde normal koltuklarından başka katlanır koltuk ilavesi yapılmış otomobillere strapenteli derler. Birisinin dili buna dönmemiş, adı öyle kalmış. Aslında strapenteli lafı da piyasada koltuktan ziyade uzatılmış üç sıra koltuklu otomobilleri tarif için kullanılır. Bu otomobile de dikkat et, yolcu kabini boyu normal modelden uzundur. Zaten sen de bunu gördüğün için bana dede bu limuzin mi diye sordun. İşte strapontenli otomobil böyle oluyor.”diye cevap verdi.

Hakan:” Peki dede, bunu nasıl böyle uzatabildiniz?” diye sordu.” Cevizlibağ’da bunları tadil eden çok becerikli bir usta bulduk. O bize iki teklifle geldi. Birinci teklifinde otomobilin şasesine ek yaparak uzatacağını, aynı şekilde kupanın da tavanına ek yaparak uzatacağını, bunun neticesinde şaftın da ya uzun olan bir modelle değişeceğini veya ona da ek yapılacağını söyledi. Bu bize çok mantıklı gelmedi. Buradaki en büyük sorun tekerlek araları uzamasına rağmen direksiyon dönüş açıları aynı kalacağından manevra zorlaşacaktı. Durakta 56 Plymouth’unu bu şekilde uzatıp da pişman olan bir arkadaşım da vardı çünkü. Diğer teklifinde de otomobilin şase ve yürüyen aksamına hiç dokunmayacağını, bagaj bölümünün kısaltılacağını, iç kısmın uzayan bölümünün bagaj içerisine doğru genişleyeceğini söyledi. Bu bize daha mantıklı geldi. Ancak en arka koltuk çamurluk çıkıntılarına denk geldiği için birazcık daralacaktı.””İlginç bir yöntem” diye fikrini beyan etti Hakan.”Ben bunları eskiden gördüğümde orijinal limuzinler olarak değerlendirirdim, meğer ne püf noktaları varmış”

Dedesi otomobilin arkasına doğru yönelirken Hakan’a da gelmesini işaret etti ve devam etti: “Neticesinde bu iki usul, yani şaseden uzatma veya bagajdan kısaltma işleminden birisini tercih etmek durumundaydık. Maddi olarak da bize daha uygun gelen bagajdan kısaltma işlemini uygulattık. Gel bak bagaj nasıl küçülmüş”.Evet, bagaj küçülmüştü ama yine de bizim yerli otomobillerin bagajı kadar vardı.

Hakan: “Peki dede, o yıllarda hep böyle kendinizin uzattığı otomobilleri mi kullandınız?” diye sordu. Dedesi : “Bizim durakta orijinalinden üç sıra koltuklu olan 1946-48 Plymouth’lar,1939 Packard’lar, Chrysler’ler vardı. Ama onlar da çok eski oluşlarından dolayı zaten çok benzin harcıyorlar ve genellikle de tamirciden çıkamıyorlardı. İlerleyen yıllarda birkaç tane de 115 kasa dizel Mercedes geldi. Bunlar da üç sıra koltukluydu. Bir tanesinin de orijinal olduğu iddia edilirdi ama ben tam olarak bilmiyorum. Bu işlerin aslında en kestirme yolu station wagon bir otomobil edinmekti. Belki de yaptırmaktan bile daha ucuza mal olacak bu yöntem nedense arabaları iyi olan mal sahipleri tarafından tercih edilmedi. Arabalarından ayrılmaya razı gelmediler.”

“Ayrıca straponten yapılan otomobiller için taşınan yolcu sayısı arttığından dolayı ruhsatta da değişiklik yapmak gerekiyordu. Yani senin gibi bir makine mühendisine bir proje çizdirilip bu projeyle birlikte trafiğe müracaat etmek gerekiyordu. Bu da ilave bir masraftı. Hatta ben otomobilini uzattırmasına rağmen ruhsatına işletmeyenleri de bilirim.”

Hakan “Çok ince işlermiş dede.”dedi.”Ben bunları hâlbuki hep orijinal olarak biliyordum”.

Dedesi : “Hakan aslında bu limuzin hikâyesinin devamı da var. Bu ilave koltukla aldığımız üç yolcu da bize fayda vermedi. Benzin, lastik, akü ve yedek parça fiyatları o yıllarda devamlı artıyordu. Yolcu ücretlerine zam da olsa doğru düzgün bir kazanç olmuyordu. Buna çare olarak da yine duraktaki demin bahsettiğim 1939-40-48 model çok eski otomobil sahipleri motorlarını dizel motorlarla değiştirdiler. İlk başlarda dizel motor ithalatı yoktu. Hurdaya ayrılmış dizel motorlu minibüs ya da kamyonetlerin motor, şanzıman, diferansiyel ve ön dingilleri sökülüp bu eski dolmuşlara takıldı. Belki yakıttan biraz tasarruf oldu ama zaten hantal olan bu otomobiller iyice hantallaştı.1990’ların başlarında dizel motor ithal edildi ama onlar da ticaride keyif vermedi.”

Hakan:”Siz de dizele geçtiniz mi dede?” diye sordu. Dedesi” Geçmez olsaydık oğlum.” dedi ve devam etti : “Bu Chevrolet dikkatli kullanırsan, yağına ve suyuna bakarsan kolay kolay arıza vermezdi. Çıkan ufak tefek platin, hortum, kablo arızaları gibi arızaları da bizler elimizden geldiği için kolayca yapardık. Ama benzin fiyatları uçup gidince bulduğumuz bir minibüsün dizel motorunu biz de mecburen arabamıza taktık. Öyle olunca şanzıman ve diferansiyel de değişti. Güzelim helezonlar kütük gibi makaslara dönüştü. Direksiyondan kaymak gibi geçen vitesler yerden çıkan vites koluyla kumanda edilen ve her viteste cartlamaya meyilli şanzıman sayesinde eziyete dönüştü. Ne yaparsan yap otomobilin içerisine mazot kokusu sindi. Gerçi kazancı arttı, artmadı değil ama işin keyfi kaçtı. Bizim motor ulu orta hava yaptı, yollarda uğraştırdı. Durup dururken filtreleri şişti, stop etti. Derken motorun mazot pompası da su koyuverince dünyalar kadar masraflar yaptık. Kaldı ki ne yaptıysak bu otomobilin eski keyfini yakalayamadık.”

Kaput aralık duruyordu. Dedesi kaputu kaldırıp motoru ve kaput içerisinde yapılan tadilatları Hakan’a gösterdi. Motor uzun zamandır yatmaktan toz, kir ve pas içerisindeydi.

“Kötü olmuş dede.” dedi Hakan. Dedesi: “Aslında bunu her gün görmek beni de sıkıyor artık. İlk baştan muhafaza ederim, hem de sana gösteririm diye getirmiştim ama ilerleyen günlerde ben de bunu elden çıkarırım.” dedi ve gülerek ekledi: “İşte senin yerli limuzinlerin kısa bir tarihçesi…”

Bu esnada verandadan Hakan’ın annesi seslendi:”Hadi gelin, kahve yaptım”.

Verandaya doğru yürürlerken Hakan dönüp Chevrolet’e bir kez daha baktı. Her şeye rağmen halen bile o zarafet ve güzelliğini muhafaza ediyordu…

 

M.Ali Sade