Define

 Define

Hayri, Nazım ve Faik bir devlet dairesinde çalışan üç arkadaştı. Bu üçlünün en büyük merakları da definecilikti. Hafta sonları, akşam işten çıkınca, tatil ve bayram günlerinde tek uğraşları buydu. Hatta bu maksatla teçhizatlarını da geliştirmişler, uyduruktan da olsa kulaklıklı ve göstergeli bir detektör ile katlanabilir kazma ve kürekler edinmişlerdi. Dairede “dedikoducu” olarak bilinen Fatma ise bu üçlünün ana istihbarat kaynaklarından birisiydi. Fatma’nın dedesi de zamanında define peşinde çok koşmuş bir ihtiyardı. Ama artık çok yaşlandığı için bunamaya başlamıştı ve bu yüzden anlattıklarına pek güven olmuyordu.

Yine de bizim üçlü bu ihtiyarın ısrarla ve pek çok defa anlattığı “Apostol Çeşmesi” hikâyesine inanarak bir kurban bayramında Ankara’dan kalkıp dört gün boyunca Trakya’da bu çeşmeyi aramışlardı. Sonuçta çeşmeyi de bulmuşlar, ancak tarife göre çeşmeye sırtını dönüp kırk adım sonra rastlanacak olan ve üzerinde eski bir at nalı çakılı büyük çınar ağacına ulaşamamışlardı. Çünkü ağacın bulunması gereken yerde yaklaşık yirmi metre genişliğinde yol çalışması iki adet Caterpillar D6 dozeri eşliğinde devam ediyordu. Muhtemelen dozercilerin bu defineyi çıkardıklarını düşünüp hayıflanarak Ankara’ya geri dönmüşlerdi.

Fatma o Pazartesi günü sabahtan heyecanla bizim definecilerin yanına geldi. Pazar günü dedesinin yanına ziyarete bir ihtiyar gelmişti. Yine definelerden konuşmuşlar, gelen ihtiyar üç ay önce Balıkesir’e sattığı 1956 model Chevrolet’inin içinde bir de define haritası olduğunu, bu haritayı ikiye böldüğünü, bir bölümünün ön koltuğun altında koltuğun yayları arasına sıkıştırdığını, ikinci parçanın ise bagajda stepnenin altında olduğunu anlatmıştı. Define de Çatalca civarındaydı. İhtiyar haritayı çok emin bir yerden edindiğini ve çok garantili olduğunu hararetle anlatmış ancak otomobili umduğundan çok çok iyi bir paraya satıverince unutkanlığının da kurbanı olup haritayı almayı aklından bile geçiremediğini anlatmıştı. Bu hikâyeye hepsi de gülüştüler.

Fatma çantasından küçük bir kâğıt çıkararak otomobilin plakasını Hayri’ye uzattı. Define bu plakada yatıyordu. Hayri yakın gözlüklerini takarak kâğıdı okuyunca “kızım bu otomobil 10 plakalı, satan ihtiyar Ankara’da oturmuyor muydu?” deyince Fatma: “Evet 06 plakalıymış ama oraya gidince otomobilin kaydı Balıkesir’e geçmiş. Hatta ihtiyar bu plakayı arabayı alan gençlerden telefonla öğrenmiş, Balıkesir’in merkezinde kalıyorlarmış” dedi.

Nazım: ”Bu iş olmaz. Balıkesir neticesinde koskoca bir vilayet. Orada nerede bulunur ki?” dedi. Faik: “İş garantiliyse trafiğe sorulup adresi öğrenilir. Bulmak basit aslında” deyince Hayri Fatma’ya dönerek: “Bu akşam dedenle de bir konuşalım. Ayrıntıyı öğrenelim de ona göre hareket ederiz” dedi. Nazım: “Hayri ağabey, eski arabadan içimizde anlayan bir tek sen varsın. Anlamasan o külüstür ‘52 Ford Consul’e binemezsin. İşin Balıkesir kısmını sen hallet, haritayı alınca Çatalca’ya beraber gideriz, olmaz mı?” dedi. Hayri : ”Peki, arabayı bulduk diyelim, haritayı nasıl alacağız, adamların arabasını karıştıramayız ki. Bu konuda fikri olan var mı?” dedi. Faik : “Hayri ağabey araba bulunsa işin o yönü bir şekilde halledilir. İhtiyarda bunların telefon numaraları var nasılsa. Sen otomobili bulduğunda bize haber verirsin. Biz de ihtiyara telefon ettirir arabada bazı evrakları unuttuğunu söyletiriz. Sen de rahatlıkla arabaya bakar haritayı alırsın.”diye konuşunca bu fikir herkes tarafından kabul gördü. Hayri’ye müdürden iki gün izin alınması işini de Fatma halledecekti.

Ertesi akşam terminalden saat 21.00 de hareket eden Sabri İnanöz firmasının Ayvalık otobüsünün üç numaralı koltuğunda kararlaştırdıkları gibi Hayri oturuyordu. Rahat bir yolculuktan sonra sabah Balıkesir’e indi. Garajdan bir taksiye binerek doğru Trafik Şubesi’nin yolunu tuttu. Oradan adresi öğrenip otomobili kolayca bulurum diye düşünüyordu. Bankoda oturan polis memuruna kibarca selam verdikten sonra elindeki küçük kâğıdı uzatarak söze girdi: “ Memur bey, ben Ankara’dan geliyorum, ben de sizler gibi bir devlet memuruyum. Buraya kayıtlı şu otomobilin sahibinin adresini arıyorum. Otomobili satan yaşlı zat arabada bazı şahsi eşyalarını unutmuş. Benden rica etti, o yüzden geldim.”Memur kaşlarını şöyle bir kaldırıp Hayri’nin yüzüne baktı ve “burası kayıp eşya bürosu mu kardeşim, ne adresiymiş. Ben kimseye adres falan veremem” dedi ve kâğıdı Hayri’ye geri uzattı. Hayri ne kadar dil döktüyse de olmadı. Hayri bu işe çok içerlemişti. Kendisi de neticede bir devlet memuruydu. Memur memura böyle davranamazdı. Bu polisin mutlaka bir amiri vardı, onu bulmalıydı. Kapısında “Tescil Şube Müdürü” yazan kapıyı çalarak içeri girdi. Yüzüne aynı sevecen tavrı vererek masada oturan komisere de kâğıdı uzatıp durumu anlattı. Ancak komiser daha da aksi çıkmıştı. Hayri’yi bir güzel tersledikten sonra kâğıdı da yırtıp çöpe atıverdi. Kapının önüne çıktığında sırtından terler akıyordu. Neyse ki plakayı hatırlıyordu.

Trafikçilerden ümidi kesilince Balıkesir’deki saat kulesinin yanındaki bir çay salonunda düşünmeye başladı. Yollarda gezmeyle bu otomobili bulamazdı. İçine bir umutsuzluk çökmüştü.

Bu esnada gözüne çay salonunun önündeki taksi durağında müşteri bekleyen 1964 model Chevrolet takıldı. Diğer bütün taksiler Murat 124 veya 131 iken bu onların arasında hemen göze batıyordu. Çayını içip taksicinin yanına gitti. Aradığı plakayı söyledi. Taksici şöyle bir düşündü ama Hayri’nin aradığı otomobili hatırlayamadı. Ancak güzel bir akıl verdi: “Burada Chevrolet parçası satan birkaç acente var. Tamircisi de iki üç kişi zaten. Ben sana şu kâğıda isimlerini yazayım. Otogarın arkasında sanayi sitesi var. Orada kolaylıkla bulabilirsin” dedi. Fikir doğruydu. İlk önce en başta yazan acenteye gitti. Acente sahibi Hayri’yi sabırla dinler gibi yaptı ve “kardeşim ben parça sattığım arabayı tanımam. Gelir benden parçalarını alırlar ama tamircilerine taktırırlar. Sen tamircilere sor” dedi.

Bu defa sora sora zorla bulduğu ilk sıradaki tamirciye gitti. Şansına o da biraz aksiydi: “Bahsettiğin elli altıyı ben biliyorum. Bana bir defa geldi. İki genç getirdi. Arabadan hiç anlamıyorlardı. Ben yağını değiştirdim, karbüratör ve avans ayarı yapıp sağını solunu kontrol ettim. Bir daha gelmedi. Sanıyorum benim fiyatlarımı pahalı buldular. Çünkü iş bitince benim istediğim para için çok pazarlık yaptılar. Alt sokakta bir arkadaş var, galiba ona gidiyorlar” dedi. Neyse ki otomobilin izini bulmuştu. Doğruca tamircinin bahsettiği yere gitti. Yıkık dökük iki bina arasına derme çatma yapılmış bir tamirhaneydi burası. Hemen yan tarafında toprak eşilerek kazılmış bir yağlama kanalında eski bir Mercedes 190 duruyordu. Tamirci de aşağıda bir şeyler yapıyordu. Dükkânın önündeki tabureye oturarak tamircinin işinin bitmesini bekledi. Birazdan tamirci kanaldan çıktı ve “hoş geldin ağabey, hayırdır birisine mi bakıyorsun?” dedi. “Evet” dedi Hayri ve plakayı da söyleyerek aradığı Chevrolet’i tarif etti. “Bilmem mi ağabey, bizim arkadaşların arabası o. Çok da temiz ve hoş bir arabadır hani. Ankara’dan bir ihtiyardan alıp geldiler. Tamire bana gelir. Hatta şu sıralar yakıtı ile baş edemediklerinden satmak istiyorlar. Arka cama satılık diye kâğıt yapıştırmışlardı” deyince Hayri derinden bir “ohh” çekti. Nihayet otomobilin izini bulmuştu. “Nerede bulabilirim bu arkadaşları?” diye sordu. Tamirci : “Salı pazarında dükkânları var. Halı, mobilya falan satıyorlar. Şuradan doğru git, ilerideki kavşaktan sağa sap, orada sorarsın” dedi. Hayri tamircinin çay ikram teklifini bile reddedip adrese doğru yollandı. Kavşaktan sağa sapınca birkaç yüz metre ileride 1956 model Chevrolet’i fark etti. Chevrolet’in renkleri artık canlılığını kaybetmiş hatta yer yer matlaşmıştı. Arka camındaki saman kâğıda kurşun kalemle “satılık” yazılmış bir kâğıt yapıştırılmıştı. Hayri bu satılma işine aslında çok memnun olmuştu. Yoksa el âlemin arabasında harita arayabilir miydi?

Dükkândan içeriye girince kimseyi göremedi. “Selamünaleyküm” diye yüksek sesle seslendi. Arka taraftan birisi “geldim, geldim” diye bağırdı. Hayri satılık otomobile bakmak istediğini söyleyince arkadan gelen genç onu buyur etti. Ön taraftaki küçük yazıhaneye oturdular.

Genç adam otomobili bir işi için Ankara’ya gittiğinde bir ihtiyarda gördüğünü, babasının eski otomobilinin de bunun aynısı olması dolayısıyla 1956 Chevrolet’e çok meraklı olduğunu, görüverince satın almaya karar verdiğini, hatta ihtiyarın fiyatta çok inatçı oluşu sebebiyle oldukça da yüksek bir bedel ödediğini, Balıkesir’de bu otomobili ustalara gösterdiğini, hepsinin de çok beğendiğini, otomobili gündelik işlerine kullanmak istediğini ancak büyük boyutundan ve acemiliğinden dolayı zorlandığından dolayı satmaya karar verdiğini bir çırpıda anlattı. Çok yaktığından da bahsetmek istemedi.

Hayri çaycının getirdiği bayat çayı zorla bitirip otomobili görmeyi teklif etti. Beraberce dükkândan çıkıp otomobilin yanına gittiler. Direksiyona genç adam oturdu. Otomobilin iç kısmı dışı gibi değil, bilakis oldukça temizdi. İçeride vinileks ve benzin kokusu karışımı çok hoş bir koku vardı. Kapı açılınca tavandaki yuvarlak lamba yanıyordu. Sadece tavan döşemesi yeni yapılmış gibi duruyordu. Çünkü tertemiz ve bembeyazdı. Göğüs üzerindeki saat bile çalışıyordu. Kontak anahtarını takıp çeviriverince göstergede kırmızı renkli “gen” ve “oil” lambaları yandı. Sağ taraftaki benzin göstergesi de hareketlendi. Bu modellerde hız göstergesi genellikle mil gösterirken bunda kilometre cinsinden bir gösterge vardı ve 180 km/h azami hız gösteriyordu. ”Çalışmayan hiçbir göstergesi yoktur” dedi genç adam ve ekledi: “Tek marşla da çalışır”. Gerçekten de ilk marşta çalışıverdi.

Dükkânın önünden Edremit yoluna doğru döndüler. Chevrolet buradaki tatlı rampayı hiç zorlanmadan çıktı. Tepedeki çeşmenin başında durdular. Hayri bir zamanlar kaportacının yanında çıraklık bile yapmıştı. İnince hemen ustasından öğrendiği usullerle kaportayı muayene etmeye başladı. Otomobilin kapı ve çamurluklarını okşayarak farklı boya olup olmadığına baktı. Sağdan ve soldan profilini inceledi. Her şey cetvel gibi dümdüzdü. Aslında bir an evvel ön koltuğun altına eğilip haritayı bulmak istiyordu ama genci de huylandırmamak gerektiğini düşündü. Sol ön kapıyı açtı, kapı içlerine ve menteşelere baktı. Sonra da eğilerek koltuğun altına baktı. Hiçbir şey görünmüyordu. Eliyle de defalarca yokladı, kâğıt falan yoktu. “Sağ tarafta olmasın, belki de ben yanlış anladım” diye düşünerek sağ kapıyı açtı. Yine eğilip alt taraflara baktı, hiçbir şey yoktu. Genç adam : “Hayri ağabey, biz bu otomobili aldıktan sonra içini hiç yıkatmadık. Oralar kirlidir, dikkat et üstünü başını kirletme” dedi. “Demek ki duruyor olsa kimse ellememiş olacaktı” diye düşünüp bir de stepnede şansını denemeye karar verdi. Stepne bagajda hiç ellenmemiş gibi duruyordu. Hatta sanki hiç de takılmamıştı. Çünkü Amerikan Firestone marka lastiğin üzerinde daha imalat artığı kauçuk çivileri bile duruyordu.

Stepneyi kaldırıp altına baktı. Orada da bir şey yoktu. “Ulan şu iki bunağın lafına uyup ta buralara kadar yol teptik, polisten azar işittik, yorulduk, hiçbir neticeye ulaşamadık” diye söylendiğini duyan halıcı “Bir şey mi oldu ağabey, ne dedin anlamadım” dedi ve ekledi : “İstersen buradan dükkâna kadar da sen kullan. Bakalım beğenecek misin ?”.

Hayri direksiyona geçti. Yolu kontrol edip asfalta çıktı. Bir çırpıda vitesleri büyütüp üçüncü vitese geçti. Otomobilin kullanımı çok hoş ve keyifliydi. Yolda adeta süzülüyordu ve içeriye gelen en ufak bir ses dahi yoktu. Direksiyonunda çok az bir boşluk vardı ama kullanım esnasında hiç hissedilmiyordu. Gaz yemesi çok güzel, debriyaj pedalı yumuşacıktı. Arkasına doğru daha bir rahat yaslandı. Aslında otomobili çok sevmiş ve beğenmişti. Kaporta ve yürüyen aksamı mükemmeldi. İçi tertemizdi. Belli ki özenle kullanılmıştı.

Dükkânın önüne geldiklerinde Hayri otomobilden inmek istemedi. Halıcıya da gerçeği söylemenin daha doğru olacağını düşündü.“Kardeşim sana dürüstçe davranacağım. Sen de bana dürüstçe cevap ver. Ben aslında bu otomobili satın almak için gelmedim. Ankara’da sizin satın aldığınız ihtiyar bu otomobilde bir define haritası saklı olduğunu söyledi. Bir parçası şoför koltuğunun altında, diğer parçası da stepnenin altındaymış” deyince halıcı kahkahalarla gülmeye başladı. “Yine mi o hikâye. Aslında ben koltuk altlarına bakınca bir şeyler sezinlemiştim” dedi ve başladı anlatmaya. “Biz otomobili alıp noterde işlemleri yaptırdıktan sonra ihtiyar aynı hikâyenin başka bir versiyonunu bize anlatmıştı. Bize de 3200 libre civarında altın bulunan bir define haritasının bu otomobilin tavan döşemesinin altında gizli olduğunu, haritanın diğer parçasını ise çok emin bir yere sakladığını anlatmıştı. İlk önce biz bu hikâyeye hiç inanmadık. Hatta neden 3200 libre diye de sorduk. İhtiyar defineyi Amerikalıların gömdüğünü bu yüzden onlara ait bir ağırlık ölçüsünün kullanıldığını söyledi. Ama daha sonra biz de definenin büyüsüne kapılarak gidip güzelim tavan döşemesini söktürdük. Tavan döşemesi sökülürken doğal olarak yırtıldı. Altından da hiçbir şey çıkmadı. Zaten oraya bir şey konulamayacağını da döşemeyi söktürürken biz de anlamıştık. Yine de belki döşemenin altına çizilmiş bir şekil, işaret ve saire arandık ama bulamadık. Neticede olan güzelim orijinal tavan döşemesine oldu.”

Halıcı da Hayri de bu laflar üzerine uzun süre güldüler. Hayri halıcıya, halıcı da Hayri’ye gülüyordu aslında. Hayri işi anlamıştı. “Arkadaşım, aslında ihtiyar yalan söylememiş. Ortada bir define var. Ama haritası yok. Defineyi bulmak için bir yerleri kazmak da gerekmiyor. Çünkü işte o define burada. İhtiyar definenin haritasının yerini tarif ederken sana da bana da ipuçları vermiş. Sana söylediği de doğru. Definenin ağırlığı 3200 libre yani 1450 kg. Yani bu otomobilin ruhsat üzerindeki ağırlığı. Ve de söylediği gibi Amerikalıların gömdüğü de aşikâr. Bize verdiği ipuçları da otomobilin temizliği ile ilgili. Alttan bakınca döşemeler pırıl pırıl. Taban da tertemiz. Belli ki çok az binilmiş. Hele stepne toprağa bile değmemiş. Dolayısıyla tertemiz, yaşına göre pırıl pırıl, her yönüyle faal bir hazine bu. Daha ne olsun ki.”

Hayri dükkâna doğru yönelerek : “Şu deminki bayat çaydan bir tane daha söyle de uykum iyice açılsın ki seninle güzel pazarlık edebileyim. Nasıl olsa hazineyi de bulduk” dedi. Pazarlığı halıcının otomobili aldığı fiyattan bitirdiler. Hayri de ertesi sabah yeni otomobili ile Ankara’ya doğru yola çıktı.

Hayri bulduğu bu defineden yıllarca vazgeçmedi. 1956 Chevrolet zaman içerisinde eskiyip dökülse de onu idare etti. Emekli olduğu zaman da köyündeki baba evine götürüp samanlığa sakladı. Etrafındakilerin bütün ısrarlarına rağmen otomobiline LPG taktırmadı, hiçbir tarafının orijinalliğini de bozmadı.

Kahramanımız 75 yaşında bir hastalıktan vefat ettiğinde oğulları kendilerine miras kalan bu otomobilin çok para edeceğini sandılar. Ama umdukları gibi çıkmadı. Birkaç müşteri çıktı ama çok cüzi paralar teklif ettiler. Otomobil satılmadı. Belki hala aynı samanlıkta duruyor olabilir.

M.Ali Sade’nin Notu: Definecilik iyi bir merak değildir. Zaten ortalıkta bir sürü define rivayetleri ve hikâyedeki gibi sahte haritalar dolaşmasına rağmen kimse de bir şey bulamamıştır. Kaldı ki kaçak kazı yapmak suçtur, kanuni sorumluluğu da vardır. Devletten para yatırmak suretiyle ruhsat alınarak yapılan yasal kazılarda da kimse bir şey bulamamıştır.

M.Ali Sade