Radyatörcü

 Radyatörcü

Tahsin ilkokulu bitirince babası onu daha fazla okutamamış ve Dolapdere’de bir radyatör ustasının yanına çırak olarak vermişti. Radyatörcü Harut usta radyatör konusunda gerçekten çok yetenekliydi. En güzel huyu da bildiklerini hiçbir zaman kendisine saklamaz, Tahsin’e de kıskanmadan işin bütün püf noktalarını öğretirdi. Aradan geçen beş-altı yıl sonra Tahsin de iyi bir radyatörcü kalfası olmuş ve Harut ustanın artık yaşlılıktan dolayı yapamadığı bazı işlere bile müdahale eder olmuştu.

Tahsin’lerin evi Çengelköy’ün ilerisinde Hasan Paşa Seti’ndeydi. Evleri eski, ahşap bir evdi ama mutfak camından çok güzel bir Boğaz manzarası vardı. Pazar günleri dükkân kapalı olduğunda Tahsin bu camın önüne oturur ve boğazdan geçen Rus şileplerini seyrederdi.

Yine bahar gelmişti. Baharın ılık havası Boğaziçi’nin esintisiyle birleşince insanın içini mutluluk kaplıyordu. Yeni yeni yeşillenen ağaçlar, pırıl pırıl bir güneş ve kuş cıvıltılarıyla ilkbahar Boğaziçi’nde gerçekten çok farklı yaşanıyordu.

Tahsin işe giderken evlerinin hemen yakınındaki askeri lisenin nizamiyesinin önünden yürüyerek sahile inerdi. Nizamiyeden askeri okulun içerisi görünürdü. Oradaki öğrenciler de Tahsin gibi erkenden uyanmış olurlar, çalan borularla derslerine girip çıkarlardı. Tahsin de onlara bakıp aslında özenir ama “iyi ki de okumamışım, bu sıkı disiplinle ben yaşayamazdım” diye teselli bulurdu. Buradan Üsküdar’a kadar yürüyerek giderdi. Çoğunlukla da her ne kadar ustası kızsa da nizamiyenin yanındaki bakkaldan bir paket Bafra sigarasını da almayı ihmal etmezdi.

Bir de bakkalın hemen altındaki eski evin önünde duran Skoda kamyoneti çok severdi. Mahalleli bu Skoda’cıya çok yavaş ve dalgın araç kullandığı için “Fırtına Sadettin” adını takmıştı. Fırtına aslında çok iyi bir insandı. Hele ki söz konusu mahalleli olduğunda işini gücünü boş verip onların işlerine karşılık beklemeksizin koşardı. Her sabah da bu kamyonetine binip Üsküdar’daki kamyonet durağına gider orada iş beklerdi. Çoğunlukla da akşam hava kararmadan eve dönerdi.

Tahsin’in Skoda kamyoneti sevmesinin asıl nedeni de Fırtına Sadettin’in kızı Nilgün’dü. Nilgün’ü çok beğenmesine rağmen bir adım atamamıştı. Hatta ilkokula beraber gitmişler ancak okuldan sonra Tahsin çalışmaya başladığından görüşememişlerdi. Aslında mahalledeki diğer birkaç genç de Nilgün’e uzaktan sevdalı olmalarına rağmen Nilgün hiçbirisine yüz vermez, kimseyle konuşmazdı. Buna rağmen mahallede Nilgün’ün askeri lise son sınıfta okuyan bir öğrenci ile sahildeki Mustafa Paşa Camii yanındaki çay bahçesinde görüldüğü gibi bir takım dedikodular bile yayılmıştı.

O gün yine iş çoktu. Müşteriler daha sabahtan akın etmişlerdi. Usta 1956 model bir Plymouth dolmuşun radyatörünü sökmüş ve üst kazanını yerinden çıkartmaya çalışıyordu. Tahsin’in şansına da kalorifer peteği tıkalı bir Murat 124 düşmüştü. Tahsin yerli otomobillere biraz da ustasının etkisinde kalarak çok sıcak bakmazdı. Çünkü bu otomobiller kendileri zaten küçük oldukları için tamirat konusunda da yer darlığından dolayı zorluklar yaşatırlardı. 124’ün onarılması üç saate yakın sürmüştü. Daha sonra da birkaç sökme ve lehim işi çıkmış hava kararıncaya kadar çalışmışlardı.

Harut usta o akşam iş çok uzayıp karanlığa kalınca kendi otomobili ile Tahsin’i Beşiktaş iskelesine kadar bıraktı. Tahsin vapurun yan tarafındaki açık kısımda sigarasını içerken o gün gerçekten çok yorulduğunu hissetti. Ama yine de Üsküdar’dan eve kadar yürümeye karar verdi.

Askeri lisenin nizamiyesini geçip yokuşu tırmanırken burnuna çok tanıdık bir koku geldi. Bütün gün zaten bu kokunun içerisinde çalışmıştı. Evet, havada kaynamış su ile karışık antifriz kokusu vardı. Bakkalın önünde de bu kokunun kaynağı duruyordu. Fırtına Sadettin’in Skoda’sından yola sular akıyordu. Sadettin uzaktan Tahsin’i görünce çok sevindi, “iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş. İşte aradığım insan geldi” diye seslendi. Tahsin: “Geçmiş olsun Sadettin amca, hayırdır ne oldu?” deyince anlatmaya başladı: “Bu gün Üst Bostancı tarafına işe gitmiştim. Yolda hararet saati yükselmeye başladı. Yükü indirip de kaputu açınca baktım, su çok noksan. Suyu tamamlayıp eve doğru yola çıktım. Üsküdar meydanda yine hararet çıktı. Yine tamamlayıp buraya kadar geldim ama işte, netice burada” .

Tahsin direkteki flüoresan lambanın cılız ışığında kaputun içerisine şöyle bir göz gezdirdi ama bir şey göremedi. “Bana bir el feneri lazım” deyince Fırtına eve doğru seslendi: “Nilgün, kızım kapının önündeki pilli el fenerini al da gel”. Buna en çok Tahsin sevindi. Epey zamandır ilk defa Nilgün’ü görebilecekti. “Belki bahanesiyle konuşurum bile” diye düşündü. Nilgün elinde zor bela yanan bir el feneri ile gelince Tahsin konuşmak gayesiyle hafiften de yılışarak: “Pili de zayıfmış herhalde, pek aydınlatmıyor” demesine rağmen Nilgün sadece “kolay gelsin” deyip tekrar eve döndü. Zaten karanlıkta kızın yüzünü bile dikkatle bakmasına rağmen fark edememişti.

El fenerinin zayıf sarı ışığında arızayı buldular. Radyatör delinmişti. Fırtına “tüh yahu, şimdi ne yapacağız” diye söylenirken Tahsin: “Ben sabah erkenden gelip radyatörü sökerim. Dükkâna götürüp tamir de ederim. Akşama da gelirken getiririm, burada takarız” dedi. Fırtına Sadettin aynı Skoda’yı kullanırken yaptığı gibi uzun uzun düşündü. Sonra da “tamam, ne yapalım, yarın da işe çıkmayız” dedi.

Tahsin sabah erkenden Fırtına’nın evinin önüne geldi. Gelirken birkaç açıkağızlı anahtar, pense ve tornavida gibi takımlarını da yanında getirmişti. Beraberce önce radyatör hortumlarını ve sonra da radyatörü yerinden söktüler. Yine de bir saate yakın çalışmışlardı. Tahsin’in radyatörü Dolapdere’ye kadar götürmesi aslında biraz zordu. Bu yüzden Fırtına: “Sen biraz bekle, ben Çengelköy’den bir araba ayarlayayım, zaten Nilgün’ün de Beyazıt’ta işi var, önce onu ve annesini Beyazıt’a bırakır oradan senin dükkâna geçeriz” dedi. Tahsin buna memnun olmuştu. Yol boyunca zaman zaman Nilgün ile konuşmaya yeltense de biraz da utangaçlıktan, tek kelime edemediler. Daha ziyade Fırtına Sadettin’in kamyonet ile yaşadığı komik maceralarını dinlediler.

Tahsin o gün kendisi bizzat uğraşarak radyatörün delinen kısmını tamir etti. Güzelce şişleyerek radyatördeki kireçlenmeleri temizledi. Alt üst kazanlarını, taşırma borusunu hep yeniledi. Acenteden yeni alt ve üst hortumlar ile radyatör kapağı da aldı. Hepsini temiz bir çuvala koydu. Akşama götürmek için hazırladı. Ama radyatör kapağını ceketinin cebine aldı. Onu hemen vermeyecek, Nilgün’ü bir daha görebilmek için bahane yaratacaktı. Öğleden sonra işlerin de yoğun olduğu bir saatte Fırtına dükkâna geldi. Harut ustaya radyatör için gereken parayı ödedi ve Tahsin’i götürmek istediğini söyledi. Usta işin yoğunluğunda Tahsin’in gitmesine biraz kızdı ama bir şey de diyemedi. Çuvalı bagaja atan Tahsin arka kapıyı açtığında Nilgün’ü görünce çok sevindi. İlk defa ona “ merhaba” diyebildi.

Aslında Nilgün de Tahsin’i beğenmişti. Onun deli-dolu hareketleri, heyecanlı konuşması ve saf duyguları onu bayağı etkilemişti. Yolda ilkokuldaki arkadaşlardan, öğretmenlerden konuşarak geldiler. Bu yolculuk ikisinin de hoşuna gitmişti.

Doğruca Skoda’nın yanına geldiler. Nilgün ve annesi eve doğru yollanırlarken Fırtına “kızım kulağın bizde olsun, birazdan bize su getireceksin” dedi. Tahsin radyatörü kolayca yerine oturttu, somunlarını sıkıp sabitledi. Yeni alınan alt ve üst hortumları da takınca iş neredeyse bitmişti. Nilgün’ün getirdiği teneke kovadaki suyla radyatörü doldurdular. Motoru çalıştırarak suyun devretmesini sağladılar. Tahsin hortumları sıkıp gevşeterek sistemdeki havayı da çıkarttı. O zaman biraz daha su gerekince Nilgün yeniden kovayı doldurup geldi. Su seviyesi kapaktan görünür hale gelince de radyatör kapağını kapatıp işi bitirdiler.

Fırtına Sadettin aslında durumu anlamıştı. Kızının da her su istenişinde jet gibi gelişinde, Tahsin’e bakışında bir şeyler sezmişti. Tahsin’in de davranışları değişikti. “Hayırlısı olsun” diye aklından geçirdi. Elinde çok geçerli bir mesleği olan, terbiyeli, saygılı ve iyi bir insandı Tahsin. Cebinden çıkarttığı bir onluğu parayı almak istemese de Tahsin’in cebine sıkıştırdı. “Benden bir gazoz iç Tahsin, ellerine sağlık” dedi. Tahsin: “ Çok sağ ol Sadettin ağabey, senin radyatör kapağın da çok düzgün değil. Bizde onun yenisi var, yarın iş dönüşü getirir takarım” dedi. Ama asıl amaç kapak falan değildi tabii.

Tahsin ertesi gün yeniden Skoda’nın yanına geldiğinde Nilgün ile karşılaştı. “Baban yok mu? Radyatöre kapak getirmiştim, onu takıvereyim” dedi. Nilgün: “Babam Çengelköy’e gitti, senin geleceğini biliyordu. O yüzden anahtarı bana bıraktı. İşte al, burada” diyerek Skoda’nın anahtarlarını uzattı.

Tahsin Nilgün’e “sen yan tarafa otur” dedikten sonra kaputu açıp eski kapağı söktü ve yenisini taktı. Şoför mahalline oturup marşa bastı. “Biraz ısınsın da bakalım kapağın termostatı çalışıyor mu” dedi. Aslında böyle bir muayeneye gerek yoktu ama muhabbeti koyulaştırmak için bir bahaneydi. Beş on dakika kaput açık vaziyette motorun ısınmasını beklerken Tahsin ve Nilgün de biri birlerine ısınmışlar ve sohbetlerini koyulaştırmışlardı artık. İlerleyen zamanda yeniden buluşmak üzere söz vererek neşe ve heyecan içerisinde evlerine gittiler.

Günler geldi geçti. Fırsat buldukça Tahsin ile Nilgün buluşup boğazda yürüyüşe çıkıyorlar, kimi zaman da Çengelköy’de Çınaraltı’nda çay içip sohbet ediyorlardı.

Sonrasını biraz hızlı anlatayım isterseniz. Sonbaharda Tahsin’in babası işi resmiyete dökmek için Fırtına Sadettin’den Nilgün’ü istedi. Söz kesip ertesi hafta Fırtına Sadettin’in evinin bahçesinde nişan yaptılar. Havaların güzel olduğu bir gün de Çengelköy sırtlarındaki Ayazma bahçesinde güzel bir kır düğünü ile evlendiler. Tahsin’in babası evlerinin hemen arkasındaki tarihi ahşap küçük evi onlar için kiraladı. Tahsin ile Nilgün’ün çok mutlu bir yuvaları ile iki de çocukları oldu.

Bu arada Harut usta iyice yaşlanmıştı. Dükkânı her şeyi ile Tahsin’e devrederek Selimpaşa’daki yazlık evinde emeklilik hayatını yaşamak üzere ayrıldı.

İlerleyen zamanda Tahsin o civardaki sayılı radyatör ustasından birisi oldu, iyi kazançlar elde etti. Ancak eski otomobillerin piyasadan kaybolmasıyla bakır petekli ve pirinç kazanlı radyatörler onarıma gelmez oldu. İlerleyen zamanda bazı araçlarda bakır peteklerde de plastik kazanlar kullanıldı. Yerli otomobillerin yaygınlaşmasıyla da plastik kazanlı ve alüminyumdan mamul yeni tip radyatörler araçlarda yerlerini aldı. Petek değişimi, lehim, tamirat işleri durmasa bile çok azaldı.

Elindeki parasıyla biraz alüminyum radyatör aldı, ancak onları da satamayınca Tahsin’in işleri bozuldu. Günlük gelen iki üç parça kaynak ve lehim de geçimini sağlamaya yetmeyince Tahsin’de kayınpederi Fırtına Sadettin gibi kamyonetçi olmaya karar verdi. Dükkânını, takımlarını ve elinde kalan radyatörlerini devredip Üsküdar’daki durakta satılık kelepir bir Dodge kamyoneti alarak hayatını sürdürdü.

Bazı meslekler zamanımızda kaybolup gittiler. Bunlardan birisi de radyatörcüler. Radyatörcüye aslında halen de ihtiyaç bitmiş değil. Yine sanayi sitelerinde radyatör ustalarımız var, araç radyatörleri yine onarılıyor. Ama iş zayıf. Hele ki eski usulde karpit kazanlarıyla, havyalarla yapılan icra-i sanat kalmadı. Çünkü artık günümüz tüketimi ön plana çıkarmış. At eskisini, tak yenisini düzeni geçerli.

Herkese kazasız, belasız, arızasız günler, güzel ve keyifli yolculuklar diliyorum.

M.Ali Sade 2014