Bir tamir hikayesi

 Bir tamir hikayesi

Yaşar usta bulunduğu sanayi sitesinde parmakla gösterilen, eski Amerikan’larda yetişmiş, iyi bir tamirciydi. Kimsenin yapamadığı işlere el atar ve en olmadık işlerin altından çabucak çıkıverirdi. Ama zaman içerisinde işleri bozulmuş, borçları çoğalmış ve dükkânın masraflarına bile yetişemez olmuştu. O yüzden de takımları toplayıp şehrin çıkışındaki bir dinlenme tesisi içerisine taşınmıştı. Tesiste bir benzin istasyonu ile kendi halinde bir lokanta vardı. Yaşar ustanın çalıştığı yer tesisin ucunda tek katlı bir dükkândı. Yanında derme çatma bir de yağlama kanalı vardı. Burada çalışma şartları biraz daha zor olmasına karşın kirası düşük, elektrik ve su tesisten olduğu için masrafları çok azdı. Kendi müşterileri zaten Yaşar ustayı bırakmamışlar ayrıca yoldan gelip geçenler de uğradığından işleri de hafiften açılmıştı.

O gün de işler yoğun geçmişti. Ufak tefek arızalarla gelen arabalarla akşama kadar koşuşturup durmuştu. En son olarak kanalda yağını değiştirdiği Murat 124’ün karter tapasını tekrar sıkarak kontrol etti. Allen anahtarı ve filtre sıkma zincirini arabanın altından dışarı ittirirken oğluna seslendi: ”Oğlum hadi iki çay kap gel de biraz dinlenelim”.

Yılmaz babasının işinin bittiğini gördüğü için küçük tüpün altını açmıştı bile. Duvardaki kasetli teypteki kaseti ters çevirerek düğmesine bastı. Biraz sonra inceden bir taksimin ardından Müslüm Gürses’in sesi duyuldu:”Beterin beteri var, haline şükret dostum”. Yanık yağ sobasının yanındaki küçük taburelere oturarak çaylarını yudumlarlarken Yaşar usta kendi kendine “adam doğru söylüyor” dedi. Çayından büyükçe bir yudum alıp elindeki Maltepe sigarasından da kuvvetli bir nefes çekti. Yorulmuştu. Bu arada 124’ün sahibi de gelip arabasını almıştı.

“En son olarak kanalda yağını değiştirdiği Murat 124’ün karter tapasını tekrar sıkarak kontrol etti. Allen anahtarı ve filtre sıkma zincirini arabanın altından dışarı ittirirken oğluna seslendi: ”Oğlum hadi iki çay kap gel de biraz dinlenelim”

Yılmaz sağda solda kalmış döküntüleri toparladı. Dükkânın motor yağı ve gresten pırıl pırıl olmuş tabanını çalılardan yaptığı süpürgeyle süpürmeye başladı. Yaşar usta dükkânın yanındaki musluğa ellerini yıkamaya gitti. Tahta talaşı ile karıştırdığı Çiti marka krem deterjanla ellerindeki kirleri ovuşturarak temizledi. Yılmaz’ın da işi bitmişti. Artık gidebilirlerdi. Yılmaz dükkânın arkasına dolaşıp koyu kırmızı renkli eski Jawa motosikleti alıp geldi. Yaşar usta da dükkânın ön kapısını kapatmaya çalışıyordu.

Tam bu esnada beyaz bir Murat 131 dükkânın önünde belirdi. Kaputun deliklerinden bile su buharları çıkıyordu. Belli ki su kaynatmıştı. Sol ön çamurluğu biraz ezikti. Üzerinde de lacivert bir boya izi vardı. Belli ki lacivert renkli bir başka araca çarpmıştı.

İçinden hırpani giyimli iki kişi indi. Direksiyondan inen dükkânın kapısını kapatmak üzere olan Yaşar ustaya seslenerek “usta hele şuna bir bakıver de öyle git” dedi. Yaşar usta yorgundu. Eve gitse daha iyiydi. Ama müşteri de kapıdan çevrilmezdi. Hep böyle görüp böyle uygulamıştı. Kapatmaya uğraştığı kapıyı tekrar açarken ”Tamam, dükkânın içine aydınlığa alıverin” dedi. Yılmaz da bu işe bozulmuş ve gelen adamlardan hiç hoşlanmamıştı. Şoför olan arabayı çalıştırmaya uğraştı. Araba çalışmadı bile. Yaşar usta “bırak, bırak, ittirerek içeri alalım” dedi. Dükkânın içine arabayı alıp da kaputu açtıklarında ortalığı antifriz ve haşlanmış yağ kokusu sardı. Yaşar usta bir bezle taşırma kabının kapağını yavaşça açtı. Su kabın içerisinde bile kaynıyordu.”Ne zaman oldu?” diye sordu. Şoför “Zaten bu tesisi bildiğimizden burada duracaktık. Ama buraya çok az kala birden şarj lambası yandı. Senin dükkâna yaklaşırken de su kaynattı” dedi.

”Esrarlı gözlerine gönülden vurulmuşum” diye devam etti Müslüm Gürses. Bu şarkıyı çok severdi Yılmaz. Hatta bir gün arabasını tamire getiren tabelacıya Jawa’nın arka çamurluğuna “Esrarlı Gözler” yazdırıp iki tane de mavi göz çizdirmişti.”

Yaşar usta kaputtan içeriye bir göz attı. Vantilatör kayışı kopmuştu. Şoför: ”Öncesinde de çok tekliyor, patır patır çalışıyordu. Beni fıtık etti” diye devam etti. “Tamam, bakarız. Ama arabayı çok sıkıştırmışsınız” dedi Yaşar usta. ”Hele birazcık soğusun”. ”Yılmaz çayın altını yak çocuğum” diye seslendi. Gelenlere yanık yağ sobasının yanındaki tabureleri işaret ederek: ”Siz de şöyle oturun, çay sıcaktı, siz çaylarınızı içerken bu soğur, işe başlarız” dedi. Tezgâha giderek kayış değiştirmek ve bujilere bakmak için gereken takımları tekerlekli küçük tezgâhının üzerine koydu. Bu arada yanık yağ sobası başında oturan adamlardan birisinin ceketinin yırtmacından görünen tabanca dikkatini çekti. Ama önemsemedi.

Çaylar içilince adamlardan birisi tesise gitti. Daha suratsız olan şoför arabanın başında kalmıştı. Motor soğuyunca Yaşar usta kendi eskilerinden bir vantilatör kayışı getirerek taktı. Biraz da eksilen suyu tamamladı. Marşa basarak arabayı çalıştırdı. Zor da olsa motor çalıştı. Ama gerçekten çok düzensiz ve tekleyerek çalışıyordu. Yaşar usta stop ederek yağı ve suyu dikkatlice kontrol etti. Her ikisinde de birbirine karışma veya bozukluk olmadığına göre silindir kapak contası sağlamdı.

Yılmaz duvardaki teybin düğmesine tekrar bastı. ”Esrarlı gözlerine gönülden vurulmuşum” diye devam etti Müslüm Gürses. Bu şarkıyı çok severdi Yılmaz. Hatta bir gün arabasını tamire getiren tabelacıya Jawa’nın arka çamurluğuna “Esrarlı Gözler” yazdırıp iki tane de mavi göz çizdirmişti.

Babası bujileri sökerken arka sol lastiğin de inik olduğunu görünce stepneyi çıkarmak için arabanın üzerinden kontak anahtarını alarak bagajı açtı. Arabanın bagajı darmadağınıktı. Alttaki stepneye ulaşmak için bagaj döşemesini kaldırdığında orada stepne değil de üzeri bir kilimle örtülü olan poşeti fark etti. Kilimi kaldırınca mavi bir poşette o zamana kadar görmediği kadar çok para desteleri olduğunu gördü.

Şoför “Kapat ulan orayı” diyerek oturduğu tabureden aniden yay gibi sıçrayarak bir hışımla bagajı kapattı. Neredeyse Yılmaz’ın eli bagaj kapağına sıkışacaktı.”Stepneyi alacaktım ağabey” diyebildi sadece. ”Stepneyi ben değiştiririm. Sana ne. Sakın bir daha orayı açma, gördüklerini de unut” dedi bağırarak. Yaşar usta olayı anlamamıştı, Yılmaz’ı çağırarak ne olduğunu sordu. Yılmaz yavaşça: ”Bagajı açmamı istemedi baba. İçeride paralar vardı. Gördüklerini de unut dedi.” dedi. Yaşar usta huylanmıştı. Ama belli etmedi. Bir an evvel bunları gönderse iyi olacaktı.

Birazdan tesise giden diğer adam da gelerek yanık yağ sobasının başına oturdu. Şoför onun kulağına eğilerek Yılmaz’ın bagajdaki malzemeyi gördüğünü fısıldadı. O da başını sallayarak “dert değil, bir çaresine bakarız” anlamında bir şeyler mırıldandı.

Yaşar usta dükkândaki parça dolabından iş yapacak tipte dört tane uzun pasolu buji, bir platin, bir takım buji kablosu ve bir meksefe bularak arabanın başına döndü. Eski parçaları gören şoför: ”Usta bunların yenisi yok mu? Yine başımıza iş açmasın” dedi. Yaşar usta da bu saatte acentelerin kapandığını, dolayısıyla yeni parça bulamayacaklarını ancak bunların da yepyeni olduklarını epey zaman sorun çıkarmayacaklarını söyledi. İkisi birden: ”Tamam, tamam devam et “ dediler.

Yaşar usta bujileri çabucak yerlerine taktı. Distribütörü yerinden sökerek platin ve meksefeyi de bir çırpıda değiştirdi. Buji kablolarının yerini bulmasıyla iş neredeyse bitmişti. Yılmaz’a direksiyona oturup marşa basmasını söyledi. Motor çalıştı. Gevşek bıraktığı distribütörü sağa sola çevirerek avans ayarını da yaptı. Distribütörü yerine tespit edince iş bitmişti. Biraz da karbüratör ayarlarını düzeltince şoföre ”Bir tecrübe yapalım mı?” diye seslendi. ”İstemez usta, çalışıyorsa mesele yok. Zaten yakına gidiyoruz” dedi şoför. Yanındaki suratsız şoförü dirseği ile dürttü. Kulağına eğilerek “nereye kadar gittiğimizden onlara ne. Çeneni tutsana” diye söylendi.

Şoför direksiyona oturup gaza birkaç pompa yaptı. Arabanın gaz yemesi düzelmişti. Göstergelere de şöyle bir göz attı. Her şey normal görünüyordu.”Arka lastiğe benzinlikteki hava saatinde biraz hava basın, inik duruyor“ dedi Yaşar usta. Bu defa suratsız olan “evet” anlamında başını salladı.

“Yaşar usta bujileri çabucak yerlerine taktı. Distribütörü yerinden sökerek platin ve meksefeyi de bir çırpıda değiştirdi. Buji kablolarının yerini bulmasıyla iş neredeyse bitmişti. Yılmaz’a direksiyona oturup marşa basmasını söyledi.”

Şoför elini ceketinin cebine attı. Buradan aldığı bir tomar parayı camı açarak Yaşar ustaya uzattı ve: “Bu para yaptığınız iş ve bizi buralarda hiç görmediğiniz için. Şayet hele ki şu çocuk bagajda gördüklerini hatırlayacak olursa tekrar geliriz ve çanınıza ot tıkarız. Bilmiş olun, anladınız mı lan?” deyince Yaşar usta ve Yılmaz başını evet anlamında salladılar. Murat 131 dükkândan çıkıp yola koyulurken Yılmaz tezgâhın üzerindeki not defterine arabanın plakasını yazdı. Kâğıdı da yırtarak cebine koydu.

Yaşar usta elindeki tomarı saydı, burada neredeyse bir aylık kazancı vardı. Ama bu işten hiç mi hiç hoşlanmamıştı. Parayı önlüğünün cebine tıkıştırdı.”Yılmaz bagajda tam olarak ne vardı oğlum?” diye sordu. Yılmaz da gördüklerini anlattı. “Mavi büyük bir poşet içerisinde demet demet bir sürü para vardı baba“ dedi. Yaşar usta bu işe yine de bir anlam verememişti. ”Hadi toparlan gidelim, saat on bire geliyor” dedi. Yılmaz kasetli teybe son kez kulak kabarttı. ”İtirazım var yalan dolana” diyordu Müslüm Gürses. Stop tuşuna basıp teybin fişini de çekti. Işıkları söndürüp, kapıları kilitlediler. Cefakâr Jawa’ya binip eve doğru yollandılar.

Eve gidinceye kadar ve hatta evde de yaşadıkları konusunda hiç konuşmadılar. İkisi de yaşadıklarına bir anlam verememişti. Bu kadar çok para o otomobilde ne arıyordu. Kaldı ki Yaşar usta adamların verdiği parayı yanına bile almamıştı. Önlüğün cebinde dükkânda bırakmıştı.

Sabah erkenden kalktılar. Kahvaltıda bütün aile toplanmıştı. Yılmaz annesine dönerek “Anne dün akşam ne oldu biliyor musun?“ diyecek oldu. Ama Yaşar ustanın bakışını görünce vazgeçti. Annesi de başka bir işle meşgul olduğundan konuyu önemsemedi. Kahvaltıdan sonra yine Jawa’ya binip dükkâna doğru yollandılar. Yolda bakkala uğrayıp öğle yemeği için bir şeyler ve gazete aldılar.

Dükkânı açıp beraberce temizlediler. Henüz gelen giden olmadığından tabureleri dükkânın önüne atıp beklemeye başladılar. Yılmaz teybi açmak için fişi taktı. Kasetin tuşuna basıp çalıştırınca Müslüm Gürses akşam kaldığı yerden yeniden söylemeye başladı: “ talihin böylesine itirazım var”. ”Adam ne söylüyor be,“ diye içinden geçirdi. Küçük tüpün üzerine çaydanlığı koydu, gazeteyi alıp babasının yanına geldi.

O gün hava güzeldi. Güneşli ve tatlı bir hava vardı. Yaşar usta gazeteyi eline alınca önce spor haberlerine bakardı. Yine öyle yaptı. Beşiktaş ile ilgili haberleri arayıp buldu. En ince detaylarına kadar okudu. Lig puan cetvelini inceledi. Zaten sonra da gazeteyi yere bıraktı.

Yılmaz çayları doldurup gelmişti. Yerden gazeteyi aldı. O da babasından gördüğü gibi spor sayfasını ve yine Beşiktaş haberlerini inceledi. Fotoğraflardan futbolcuları tanımaya çalıştı. Pek bir şey yoktu. Gazetenin baş sayfasına da baktı. Manşetlerde hep siyasi haberler vardı. Yılmaz da bunlara bir anlam veremezdi.

Ama alt köşede bir fotoğraf ve haber dikkatini çekti. ”Kanlı soygun. Para nakil aracının önünü kesen hırsızlar muhafızı öldürüp şoförü ağır yaraladılar. Ve minibüsteki bir çuval parayı çaldıktan sonra beyaz renkli bir otomobille kayıplara karıştılar”. Haberin fotoğrafında kapıları açık lacivert bir Ford minibüs görünüyordu. Hemen gazeteyi babasına gösterdi. Yaşar usta haberi okuyunca içi ürperdi. Dün gece gelen 131’in önündeki lacivert boya izi tazeydi. Belli ki lacivert bir arabaya çarpmıştı. Yılmaz da bagajda bir sürü para destesi gördüğünü söylemişti. Ayrıca arkasından tabanca görünen o suratsız adam ve şerefsiz tipli şoförden hiç hoşlanmamıştı, bu soygunu yapan onlar olabilirdi. İkisi de donup kalmışlardı.

Yaşar usta “bana da çok para verdiler, ama olsun, o para benim hakkım. Ben kendim istemedim ki, onlar verdiler. Neticesinde iki saat onların arabasıyla uğraştım“ diye içinden geçirdi. Bu parayla ne zamandır uzayıp giden borçlarının büyük kısmını kapatabilirdi. Belki de biraz yedek parça bile alıp dükkâna koyabilirdi.

Aslında diğer taraftan da bu parayı kendisi de kabul edemiyordu. Çünkü hala içeride asılı önlüğünün cebindeydi ve bugün o önlüğü giyememişti bile.

Yılmaz “Baba, bu soygunu yapanlar dün akşam gelen suratsızlar olabilir” deyiverince Yaşar usta “Oğlum ben de aynı şeyi düşünüyorum. Aldığımız o para beni çok rahatsız etti. Akşam uyuyamadım bile” dedi. Yılmaz “Ben de öyle baba. Bütün gece yatakta dönüp durdum. Bak bir de bir adamın canına kıymışlar, bu soygunu yapanlar kesinlikle onlar” diye devam etti.

Tam bu esnada yoldan dün akşam tamir ettikleri beyaz Murat 131’in şehir istikametinde geçtiğini gördüler. İkisi de donakalmıştı. Yılmaz cebindeki plakayı yazdığı kâğıdı çıkarıp baktı. Evet, plaka aynıydı. Yaşar usta Yılmaz’a “Oğlum önlüğü getir, cebindeki plaka yazılı kâğıdı da bana ver. Sen dükkânda dur, ben bir koşu karakola gidip bunları bildireceğim.” dedi. Yılmaz “Ama baba giderken bizi tehdit ettiler. Çanınıza ot tıkarız dediler. Şimdi gidip sen onları söylersen bize bir kötülük yapmasınlar. Kendin de gördün, adamlar silahlıydı” dedi.

Yaşar usta kararlıydı.“Oğlum bu kanlı haram parayı ben size yediremem. Getir Jawa’yı da ben gideyim. Bu paranın seri numarasından bile onları bulabilirler” dedi.

Aradan yarım saat geçmişti. Yaşar usta dükkâna geri döndü. Oldukça rahatlamış görünüyordu. Akşam yaşadıklarını anlatmış, parayı teslim edip, arabanın plakasını ve adamların eşkâllerini polise vermişti. Önlüğünü tekrardan giyip Yılmaz’a seslendi.”Yılmaz oğlum, getir çaylarımızı da şimdi rahat rahat içelim”dedi.

İleriden tozları kaldırarak gelen bir Thames minibüs göründü. Günün ilk müşterisi geliyordu. Yaşar usta kendisini çok uğraştırsa da bu Thames minibüsü de minibüsün sahibini de severdi. ”Yılmaz çayları üçle, şu kaseti de aç bakalım” dedi”. ”Nasılsa yakında çanımıza ot da tıkanacak. Bunu da bedavaya yapsak kaybedecek bir şey olmaz“ dedi gülerek.