Alavare dalavare

 Alavare dalavare

Kenan Ankara’da bir bakanlıkta iyice bir mevkide memurdu. Henüz evlenmemişti. O sıralar babaannesi de vefat edince elinde kendi birikimleriyle beraber bir otomobil alabilecek kadar parası olmuştu. Bundan dolayı her sohbetinde ana konu otomobiller ve otomobil markalarıydı.

O yıllarda her ne kadar yerli üretim otomobiller piyasaya çıkmış olmakla birlikte Ankara caddeleri Amerikan otomobilleriyle doluydu. Konuştuğu ve danıştığı bütün ticari ve özel araç sürücüleri Kenan’a Amerikan otomobillerini tavsiye ediyor ve özellikle de Chevrolet markası üzerinde duruyorlardı. Chevrolet markasının yedek parçası bol ve ucuzdu. Ayrıca çok iyi tamircileri de vardı.

Renault, Citroen gibi bazı otomobiller önden çekişliydi. Ticari araç sürücülerinin hele ki ağır vasıtacıların aşağı yukarı hepsi önden çekişe karşıydı. Onlara göre bu sakat bir sistemdi. “Neden hiç önden çekişli otobüs ya da kamyon yok bir düşünsenize” diyerek işin içinden çıkıyorlar ve bunun Fransızların maliyeti düşürmek için icat ettikleri bir usul olduğunu savunuyorlardı.

Otomatik vites o yıllarda da vardı. Otomatik vitesin de düz vitesli araçları kullanamayan kadın sürücüler için yapıldığı söyleniyor ve bu tip otomobilleri kullanan erkeklerle dalga geçiliyordu.

Tek kapılı otomobiller de arkadan motorlu olanlar da tutulmuyordu. Ayrıca herkes alınan bir otomobilin kolayca da satılması gerektiğine inanıyor ve satışı kolay olan marka ve modelleri tercih ediyordu.

Bütün bu yorum ve sohbetler Kenan’ın aklını karıştırıyordu. Hiç bilmediği şeylerdi bunlar ve aslında anlamıyordu da. O ise küçük boyutlarından dolayı daha kolay kullanılabileceğini değerlendirdiği yerli montaj otomobillere daha sıcak bakıyordu. Çünkü henüz şoförlükten de çok fazla haberdar değildi. “Otomobili alayım da sonra nasılsa öğrenirim” diye düşünüyordu. Bu yüzden önce yerli otomobillere göz atmaya karar verdi.

Yerli otomobillerin henüz ikinci el piyasası oluşmamıştı. Satanlar da neredeyse yeni otomobil paraları istediğinden Kenan da sıfır kilometrede bir otomobil almak için yerli otomobil bayilerini dolaşmaya karar verdi.

İlk durağı Söğütözü’ndeki Anadol bayisi Otokoç oldu. Yanında otomobilden az buçuk anlayan bir arkadaşı da vardı. Bayide görüp inceleyebilecekleri bir teşhir aracı yoktu. Sadece dışarıda o yıl Bursa Rallisi’ne katılmış bir otomobil sergileniyordu. Bayideki satış temsilcilerinin hepsi de meşguldü. Harıl harıl senetler hazırlayıp müşterilere telaşla bir şeyler anlatıyorlardı. Biraz bekledikten sonra sıra Kenan’a geldi. Satıcı oldukça bilgili ve ağzı laf yapan bir gençti. Önce Anadol otomobilinin özelliklerini anlattı. Fiberglas kupasının sac olanlara göre çok daha dayanıklı ve sağlam olduğunu, asla çürümediğini, kaza anında kırıldığını, kırılan parçalar toplandığı takdirde daha sonra kolayca onarılabildiğini, otomobilin süspansiyon sisteminin Türkiye şartları için özel olarak üretildiğini, arkaların makaslı, önlerin de salıncaklı oluşunun zor yol ve yük şartlarında avantaj sağladığını, otomobilin altındaki şasesinin hiçbir diğer yerli markada bulunmadığını, bu şasenin hem dayanıklılık ve hem de can emniyeti açısından çok önemli olduğunu ballandıra ballandıra anlattı. Taksit de yapıyorlardı ama ellerinde otomobil yoktu. Önce bir sözleşme yapılacak, ondan sonra otomobilin yaklaşık yarı bedeli ödendikten sonra kalanı taksitlendirilecekti. Otomobilin de şayet üretimde bir aksaklık yaşanmazsa yaklaşık dokuz-on ay içerisinde teslim edilebileceği söyleniyordu. Otomobilin anlatılan özellikleri Kenan ve arkadaşına cazip gelmişti. “Olsun, kupası da sac olmayıversin” diye aralarında konuştular. Ama bu sıraya yazılma işi akıllarını kurcalamıştı. Kenan: “Biz bunu biraz düşünelim, karar verirsek size uğrarız” dedi ve bir broşür alarak bayiden ayrıldılar.

Kenan’ın ertesi gün Ulus’ta bir işi vardı. Murat 124 otomobilinin ana bayisi Ormak da tam Ulus Atatürk heykelinin karşısındaydı. Burası Anadol’un bayisi Otokoç’a göre hem daha küçük ve hem de çok daha kalabalıktı. Burada Otokoç’tan farklı olarak teşhir maksadıyla da bir otomobil vardı. Bayideki herkes otomobilin etrafında dolaşıp yorumlar yapıyordu. Aslında burada teşhir edilen otomobil standart bir Murat 124 değildi. Belki o yıllarda bir farklılık yaratmak ya da daha pahalıya satabilmek adına normal otomobile bir takım özellikler ilave edilmişti. Siyah vinileks kaplı tavan, açık yeşil renkli camlar, ahşap üç kollu direksiyon simidi, ahşap vites kolu, çelik jantlar, ortasından şerit şeklinde kauçuk geçirilmiş babasız tamponlar gibi küçük ayrıntılar otomobile ilginç bir hava katıyordu.

Kenan burada da sırasını bekleyerek satış temsilcisi kıza ulaştı. O da aynen Anadol’da olduğu gibi önce otomobilin özelliklerini anlattı. Murat 124’ün yılın otomobili seçilecek kadar üstün özellikleri olduğunu, çift boğazlı karbüratörü ile çok seri olduğunu, dört tekerleğindeki disk frenleri ile pek çok pahalı markadan bile üstün olduğunu, her ne kadar bu otomobil için sacları çok ince denmesine rağmen aslında bunun koruyucu bir özellik olduğunu, kaza anında sacın buruşarak şoku emdiğini, içinin gayet ferah ve geniş, görüşünün çok iyi olduğunu, kalorifer ve havalandırma sisteminin mükemmel olduğunu uzun uzun izah etti. Şayet satın almaya karar verirse yaklaşık bir yıl kadar sıra beklemesi gerektiğini de söyledi. Sıra bekleme esnasında gelen zamların aynen fiyata yansıtılacağını ve bu arada teşhirdeki otomobilin fiyatının 57 bin TL. fiyatı olan normal otomobile göre oldukça “tuzlu” olduğunu bu modeli tercih etmesi halinde sıra bekleme süresinin bir miktar daha kısalabileceğini ekledi. Kenan’ın aklı karışmıştı. “Ben azıcık düşüneyim, yine uğrarım” diyerek oradan ayrıldı.

Ertesi gün dairenin şoförlerinden birisi ile konuşurken gittiği bayileri anlattı. Şoför “Renault düşünmez misin müdürüm?” dedi. Kenan “Hepsini düşünüyorum ama hepsi de sıraya yazıyor. Renault’a gitmedim ama onda da vardır” deyince şoför :” Bizim apartmanda orada çalışan birisi oturuyor, bir müsait olduğunda gidip bakalım. Belki sıra konusunda da yardımcı olur” dedi, ertesi gün beraberce gitmek üzere anlaştılar.

Mais’in Söğütözü’ndeki bayisine girince önce şoförün komşusunu buldular. O da onları satıştaki bir arkadaşına yönlendirdi. Kenan burada da reklamları izledi. Satıcı Renault’un diğer yerli otomobillere göre çok daha üstün olduğunu, özellikle önden çekişli oluşu dolayısıyla her türlü yol ve iklim şartında başarılı, kaportasının Murat 124’e göre daha sağlam, üzerinde kullanılan malzemelerinde yerli parça oranının daha düşük olduğunu uzun uzun anlattı. Çekmecesinden eşantiyon bir anahtarlık ile bir de broşür çıkarıp Kenan’a verdi. Renault modellerinde sıranın bir buçuk yıl kadar olduğunu, şayet düşünürse kendisini de otomobilin yarı bedelini aldıktan sonra taksitli satışa yazabileceğini, hatta Bursa fabrikasında üretim kapasitesinin artırılacağını, arttığı takdirde daha da erken teslimat olabileceğini ve peşin para ile 63 bin TL. fiyatı olduğunu söyledi. Kenan Renault’culara da aynı cevabı verdi: “Ben bir düşüneyim de size yine uğrarım.”

Yerli otomobillerin hepsinde sıra vardı. Hem de bir yıl civarında ve hatta daha da uzun. Oysaki bazı uyanık karaborsacılar hem de renk bile seçtirerek istenilen markayı peşin paraya anında teslim ediyorlardı ama tabii ki tutturabildikleri fahiş fiyatlarla. Gazetelerin küçük ilanlarında bile bu karaborsacıların ilanları yer alıyordu. Kenan bu ilanlarda da şansını denedi ama gerçekten insafsız paralar istediklerini öğrenince vazgeçti. İkinci el bir otomobil almaya karar verdi.

O yıllarda Ankara’da oto komisyoncuları ağırlıklı olarak Bahçelievler, Aydınlıkevler ve Opera civarındaydı. Her hafta sonu buraları arşınladığı halde aklına yatan bir şey de bulamamıştı. Mesela ortalama temizlikte bir 1964 Chevrolet sıfır kilometre yerli otomobillerin hepsinden daha pahalıydı. Daha eski modeller nispeten ucuz olmasına karşılık oldukça dökük ve masraflıydı. Avrupa imali otomobiller de vardı. Bunların Citroen ve Peugeot gibi bazı Fransız modelleri hesaplıydı ama düzgününü bulmak neredeyse imkânsızdı. Tek kapılı kaplumbağa Volkswagenlerin de fiyatları yüksekti.

O yıllarda Ankara küçük ilanları Hürriyet gazetesi ile Ulus gazetesinde çıkardı. Kenan da işe gelirken bu iki gazeteyi alıp geliyor ve aklına yatan ilanlardaki telefon numaralarını gün boyu arayıp duruyordu. Bazı ilanlarda ise telefon numarası yoktu, adres vardı. Boş vakitlerinde adreslere de gidiyordu.

Kenan neredeyse bir yıla yakın kendine uygun bir otomobil aradı ama hiç aklına yatan bir şey bulamadı. Yerli otomobillerin hepsinde de sıralar bir yılı aşmıştı. Bir gün dairede bir arkadaşı yanına geldi. Şayet bir miktar komisyon vermeyi kabul ederse sıfır kilometre bir yerli otomobili temin edebileceğini söyledi. İstediği para makuldü, karaborsacıların istediği gibi fahiş değil aynen bayi fiyatınaydı. Ancak aracıya az bir şey komisyon vermek gerekiyordu. Kenan da bu işten iyice sıkılmıştı, çaresiz kabul etti. Ertesi sabah birlikte bu işe aracı olan şahsın yanına gittiler. Kenan kendi adına trafikte işlemlerini yapmak üzere şahsa vekâletname verecek, şahıs sadece komisyonunu alacak ve otomobili yakındaki bir ilde plakalı olarak teslim edilecekti.

Uzatmayalım, Kenan birkaç gün sonra parayı verip otomobilini teslim aldı. Çok sevinmişti. Satışa aracı olup da komisyon alan adamla da oldukça samimi olmuşlardı. Hatta daireden birkaç kişi daha sıra beklemeden otomobil sahibi olmanın keyfini yaşamıştı. Ara sıra Kızılay’da buluşup sohbet ederlerdi.

Kenan da bu arada şoförlüğü ilerletmiş ve hatta ufak tefek arızalarına bile müdahale edebilir hale gelmişti. İlk önceleri hiç önemsemediği bazı şeyleri de zaman içerisinde fark etmişti. Mesela otomobilin sağ ön ve arka amortisörlerinin patlak olduğu ilk bakımda ortaya çıkmıştı. Neyse ki servis önce biraz dirense de garanti kapsamında bunları yenisi ile değiştirmişti. Sağ arka kapısı da diğerleri kadar güzel açılıp kapanmıyordu. Onu da ayarlamaya çalıştılarsa da bir netice alamadılar, “bu kadar oluyor” deyip başlarından savdılar. Bir de sağ ön kapı camı da değişik bir markaydı.

Bütün bunlara rağmen Kenan otomobilini çok severek yıllarca kullandı. Hatta evlendiğinde gelin arabası da aynı otomobildi. Ama tabii ki zaman içerisinde otomobil eskidi. Çalıştığı daireden de otomobile talip olan çok olunca on iki yıl sonra Kenan arabasını sattı.

Bir gün Kızılay’da otomobili almasına aracı olan adamla karşılaştı. Adam iyice yaşlanıp o işleri bırakmıştı. Yine bir yerde oturup sohbet ettiler. Sohbet arasında adam “benim aracı olduğum otomobilin duruyor mu?” diye sordu. Kenan : “Onu satalı çok oldu” deyince adam: “ çok iyi olmuş” dedi. Kenan: “ Neden öyle diyorsun ağabey, ben çok memnundum” diye itiraz etti. Adam: “Sattığına ve de memnun olduğuna göre sana artık gerçeği anlatabilirim” dedi. Kenan heyecanlanmıştı. “Ne gerçeği?” dedi. Adam: “Biliyorsun o yıllarda bu otomobillere çok talep vardı. Biz o zaman nakliyeler esnasında kaza geçiren, tırlardan düşen hasarlı araçları ucuz yollu satın alıp, derleyip toplayıp sattık. Pek çoğunun zaten ağır hasarı yoktu. Birkaç küçük onarımla bunları yine pırıl pırıl yaptık. Bu yüzden de çöpe atılacak değillerdi herhalde. Senin gibi sıra beklemek istemeyenlere de sattık” . Kenan bunları duyunca başından kaynar sular döküldü. Aslında iyi kazıklanmıştı. Şimdi otomobili neden Ankara’dan değil de o ilden teslim aldığını, amortisörlerin neden patlak olduğunu, camın markasının neden değişik olduğunu, arka kapının neden düzgün kapanmadığını anlamıştı. Ama otomobilini de yıllarca keyifle kullanmıştı. Yüzü asıldı, masadan bir şey demeden kalkıp gitti.

 

M.Ali Sade

2015